Saatımız kaç
Hakkımda
|
| Salat ve Selam,Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) in ve Bütün Peygamberlerin,Eshabı nın,Hz.Adem'den bu güne kadar yaşamış olan ve yaşamakta bulunan,Başta Salihler olmak üzere,bütün Mü'minlerin üzerine olsun..Kainattaki zerrelerin Rabbimizi tesbih edişlerinin adedince.AMİNN..
Bütün Dünya Benim olsa Gamım Bitmez Nedendir Bu...
Taaa Ezelden Beri Gam Turabla Yoğrulmuş Bedendir Bu...
Gelen Gider Giden Gelmez iki Kapılı Handır Bu...
Sakın insafı Terk etme Makamı imtihandır Bu..(Y.S.S.HAN)..
|
Kategorilerim
|
|
|
Dost Siteler
|
|
|
Bannerim
|
|
Bağlantılarım
|
|
|
Cimcimem
|
|
Kurban kesemeyen mü'minler ne yapmalı?
Halis ECE
Kurban kesemeyen mü'minler ne yapmalı?
Kurban kesmeye mâli vaziyeti müsait olmayanlar, birinci bayram günü öğleden sonra 6 rek’at namaz kılarlar.
Namaza şöyle niyet edilir:
“Yâ Rabbî, âciz kulun kurban kesemedi. Kurban yerine şu vücudumu huzurunda yere sererek kurban ediyorum. Beni de kurban kesenler meyânına kabul eyle.”
1. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 İnnâ enzelnâhü...,
2. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 İnnâ a’taynâ...,
3. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn...,
4. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 İhlâs-ı şerif,
5. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 Felak sûresi,
6. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 Nâs sûresi okunur.
Her iki rek’atte bir selâm verilir. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, 1983, 52-53)
|
Tarih: 15:44, 6/12/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
TERVİYE, AREFE VE NAHR GÜNLERİ
Halis ECE
TERVİYE, AREFE VE NAHR GÜNLERİ
Hz. İbrâhim'in (aleyhisselâm) rüyâsı üç gece tekrar etti.
Birincisi “Terviye” gecesi ki, bir ses ona:
— Cenâb-ı Hakk oğlunu (İsmâil’i) boğazlamanı emrediyor, demişti.
İbrâhim aleyhisselâm sabaha çıkınca bunun Allah’tan mı, şeytandan mı geldiğinde tereddüt etti. Akşam oldu, yine aynı ses aynı emri verdi. O vakit anladı ki, bu rüya Hakk’tandır.
Üçüncü akşam da bu tekerrür etmişti. Artık kanaati büsbütün sağlamlaştı. Bu üç güne sırasıyla, “Terviye, Arefe, Nahr” denilmesi bundandır. “Terviye” tereddüt demektir. Tereddüdün ardından ise, gelen emrin Cenâb-ı Hakk’tan olduğunu bildi (Arefe) ve boğazlamaya (Nahr) karar verdi.
Mâlum olduğu üzere kurban edilmek istenen zât, İsmâil aleyhisselâmdır. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Ene’bnü’zebîhayn” yani, ben iki kurbanlık zâtın oğluyum, buyurmuşlardır. Bunlardan biri ceddi İsmâil aleyhisselâm, diğeri de babaları Hz. Abdullah’tır. Peygamber Efendimiz’in dedeleri Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunun kazılması tamamlanır yahut on oğula sahip olursa, bunlardan birini boğazlamayı nezretmişti.
Ne zaman ki her iki dileği de hâsıl oldu, kur‘a çekti. Boğazlanma işi, oğlu Hz. Abdullâh’a isâbet etti. O zamanın eşraf ve ulemâsı kendisini bundan vaz geçirmeye çalıştılar. Nihâyet yüz deve kurban etmek suretiyle nezri yerine gelmiş oldu. İsmâil aleyhisselâmın kurban edilme keyfiyeti de Mekke’de vâki olmuş, kesilen koçun boynuzları Ka‘be’de asılı iken, “Haccac–İbnü Zübeyr” muhârebeleri esnasında yanmıştır.
TEŞRİK TEKBİRLERİNİ UNUTMAYALIM
Teşrik tekbiri, teşrik günlerinde alınan tekbir demektir. Mükellef olan her Müslüman’a vâciptir. Teşrik tekbirleri hakkında Kur’an-ı Kerim’de, “Belli günlerde Allâh’ı zikrediniz” (S. Bakara, 184) buyrulmuştur.
Zilhiccenin 9’uncu günü arefedir. Arefe günü sabah namazından başlayarak beşinci günün –ki, zilhiccenin 13’üncü, bayramın dördüncü günü– ikindi namazına kadar her farzın arkasından “Allâhü ekber, Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd” denilerek tekbir alınır. Toplam 23 vakit eder.
Tekbir getirirken ara verilmemelidir. Sol tarafa selâm verildikten sonra, daha yerinden kalkmadan, mescidden çıkmadan ve dünya kelâmı konuşmadan tekbir getirmek lâzımdır.
Teşrik tekbirini almakta; münferid (namazını yalnız kılan), imam, cemaat, mukim, müsâfir, kadın, erkek, herkes aynıdır.
Namazın başından imama yetişemeyen kimse de, lâhık gibi yetişemediği rek’atleri kazâ edip selâm verdikten sonra bu tekbiri alır. Şayet tekbiri imamla birlikte alıp, sonra namazdan yetişemediği kısmı kazâya kalksa, namazı bozulmaz.
NÜKTE: SAÂDETİN ESASI NEDİR?
Şâir Hersekli Ârif Hikmet Bey (1839-1903) şöyle demiştir:
“Pek çok yere seyahat ettim. Birçok ülke gezdim. Her tarîkati her mesleği tanıma fırsatı buldum. Çok para harcadım. Yedim içtim. Dünyanın acısına-tatlısına şâhit oldum. Saâdetin-mutluluğun esası olarak şu dört şeyi gördüm:
1. Sağlık ve âfiyet,
2. Hesâbını-kitâbını bilmek,
3. Güzel ahlâk,
4. Kalbi Allâh’ın zikriyle meşgul etmek...”
|
Tarih: 15:37, 6/12/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Teşrik tekbirleri, arefe ve bayram geceleri
Halis ECE
Teşrik tekbirleri, arefe ve bayram geceleri
Teşrık tekbiri, teşrık günlerinde alınan tekbir demektir. Mükellef olan her Müslüman’a vâciptir. Teşrık tekbirleri hakkında Kur’an-ı Kerim’de, “Belli günlerde Allâh’ı zikrediniz” (el-Bakara, 184) buyrulmuştur.
Zilhiccenin 9’uncu günü arefedir. Arefe günü sabah namazından başlayarak beşinci günün –ki, zilhiccenin 13’üncü, bayramın dördüncü günü– ikindi namazına kadar her farzın arkasından “Allâhü ekber, Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd” denilerek tekbir alınır. Toplam 23 vakit eder.
Tekbir getirirken ara verilmemelidir. Sol tarafa selâm verildikten sonra, daha yerinden kalkmadan, mescidden çıkmadan ve dünya kelâmı konuşmadan tekbir getirmek lâzımdır.
Teşrık tekbirini almakta; münferid (namazını yalnız kılan), imam, cemaat, mukim, müsâfir, kadın, erkek, herkes aynıdır. Namazın başından imama yetişemeyen kimse de, lâhık gibi yetişemediği rek’atleri kazâ edip selâm verdikten sonra bu tekbiri alır. Şayet tekbiri imamla birlikte alıp, sonra namazdan yetişemediği kısmı kazâya kalksa, namazı bozulmaz.
***
Arefe ve bayram geceleri mümkünse Hatm-i Enbiyâ, Hatm-i istiğfar yapmalı ve Tesbih Namazı kılmalıdır.
Açıklama: Hatm-i istiğfar, 1001 defa “Estağfirullâhe’l-azıym ve etûbu ileyk” diyerek istiğfar okumaktır. (Duâ ve ibâdetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, 1983, 51)
|
Tarih: 15:34, 6/12/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kurbanın sütü, eti ve postu ile alâkalı meseleler
Halis ECE
Kurbanın sütü, eti ve postu ile alâkalı meseleler
* Kurbanın sütünden istifade etmek, etini ve derisini satıp parasını almak, veya demirbaş olmayacak bir şey ile değiştirmek mekruhtur. Şayet böyle bir şey yapılırsa, kıymetini yani kaç para ise o miktarı sadaka olarak vermek gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kurbanın derisini satan kimsenin kurbanı olmaz.” (1)
* Kurbanın et ve derisinden kasap ücreti de verilmez. Yani kasaba, “gel benim hayvanımı kesiver; karşılığında bir miktar et vereyim yahut derisi senin olsun” denilemez. Peki, kasaba et veya deri vermek câiz olmaz mı? Tabii ki câiz olur; ancak, kasaplık ücretini de ayrıca vermek şartıyla... Nitekim Hz. Ali (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Resûlüllah (s.a.v.), develer kurban kesilirken başında durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını paylaştırmamı emretti. Onlardan herhangi bir şeyi kasap ücreti olarak vermeyi bana yasakladı. Kasap ücretini biz kendimiz veririz.” (2)
* Kurbanın derisi sadaka olarak verilir veya ondan seccâde ve saire gibi evde kullanılacak bir şey yapılır. Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizin ve diğer bazı sahâbîlerin kurban derilerinden su tulumu yaptıkları rivâyet edilmiştir. (3)
* Kurbanın, kesilmezden evvel yünlerini kırkmak mekruhtur. Eğer kırkılacak olursa, bu yünler de sadaka olarak verilir. Fakat kesildikten sonra yünü yolunup veya kırkılıp kullanılabilir, bu câizdir. (4)
KAYNAKLAR (1) ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, 4, 218. (2) Müslim, Sahîh, Hacc, 348. (3) Müslim, a.g.e., Edâhî, 28. (4) Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. İst. 1985, s. 413-414.
|
Tarih: 15:17, 3/12/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Tavaf, Arafat ve Müzdelife'de vakfe, Rasûlüllah'ı ziyare
Halis ECE
Tavaf, Arafat ve Müzdelife'de vakfe, Rasûlüllah'ı ziyaret
Dilerseniz mevzumuza, teberrüken tavafla alakalı bir ayet mealiyle başlayalım. Buyuruyor ki Mevlamız Kur’an-ı Kerim’de:
“Sonra (maddi-manevi bütün) kirlerini atsınlar, nezirlerini (adaklarını) yerine getirsinler ve o kadîm Beyt’i (Ka’be-i Muazzama'yı) tavaf etsinler.” (1)
Tavaf lûgatta, ziyaret etmek, bir şeyin etrafında dolaşmak demektir. Fıkıh lisanında ise tavaf, Ka’be-i Muazzama'nın çevresinde yedi defa dolaşmaktan ibarettir.
Tavaf edene "Tâif", tavaf ibadetinin yaplıdığı yere-alana da “Metâf” denir.
Tavaf nasıl yapılır?
Ka’be’nin kuzey köşesinden birine “Rukn-i hacer”, diğerine de "Rukn-i Yemani” denir. Rukn-i hacer’de Haceru’l-esved vardır. Bu mübarek taş, tavafın başlangıcı için bir işarettir. İşte Hacer-i Esved'in bulunduğu bu köşeden Ka’be sola alınıp kapısına doğru sağa gidilmek sûretiyle Ka’be'nin etrafında dönülür. Her devir Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlar ve yine orada son bulur. Bu devirden her birine bir “şavt” denir. Yedi şavtın bitiminde bir tavaf tamamlanmış olur.
Tavaf, hac ve umre yapanlar için önemli bir ibadettir. Allah Teâlâ'ya heyecan ile muhabbet ve ta'zimin bir nişânesidir. Mekke'nin dışından gelenler için nafile tavaf, nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir.
Gerek tavafa başlarken ve gerek tavaf esnasında Hacer-i Esved'in önüne geldikçe ona istikbal (karşılayış) edilir, namazda durur gibi tekbir ve tehlil ile eller Hacer-i Esved'e el sürülüp öpülür. Şayet bu mümkün olmazsa karşıdan el sürme işareti yapılır. Buna "İstilâm” (selamlama) denir. Bu hareket, kulun Allah'a yapacağı ve taat hususunda O'nunla ahidleşmesi manasına gelir. İstilâm hakkındaki bazı rivâyetler şöyledir:
Abdullah b. Sercis (r.a.) anlatıyor: "Ben Usayl'ı (yani başının saçı dökülmüş olan) Ömer İbn Hattab’ı (r.a.) Hacer-i Esved'i öperken ve şöyle söylerken gördüm: "(Ey Hacer-i Esved!) Ben senin bir taş olduğunu, kimseye ne zarar ne de yarar sağlamayacağını çok iyi bildiğim halde seni öpüyorum. Eğer Rasûlüllah’ın (s.a.v.) seni öptüğünü görmeseydim öpmezdim." (2) Buna mukabil Hz. Ali’nin (r.a.) ona verdiği cevap, okuyanlar hatırlayacaklardır, bir önceki “Hac…” yazımızda geçmişti.
Abdullah İbn Abbas'dan gelen bir rivâyet ise şöyledir:
"Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdular: "Andolsun ki, şu Hacer-i Esved kıyamet günü gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde (mahşere) gelecek ve onu hakkıyla istilâm eden (yani Allah'a itaat ve Rasûlüne tabi olmak üzere ziyaret eden mü’min) kimseler lehine şahitlik edecektir." (3)
Abdullah İbn Ömer'den (r.anhüma) gelen bir başka rivâyet de şöyledir: "Rasûlüllah (s.a.v.) Ka’be'nin köşelerinden yalnız siyah köseyi (Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeyi) ve Cumahların evlerinin tarafından o köşeyi takip eden köşeyi (Rükn-i Yemanî'yi) istilâm ederdi." (4)
Tavaf esnasında tekbir, tehlil, tesbih, salât ve selam getirilir. (5)
İstilâm’ın akabinden, Hacer-i Esved sola alınarak Ka’be'nin kapısına doğru sağa gidilmek suretiyle Ka’be'nin etrafında dolalarak tavaf yapılır.
İlk tavafta Rükn-i Hacer'den başlamak efdaldir. Başlangıçtan sonra (yani ilk tavafta Hacer-i Esved'den başladıktan sonra) hem Rükn-i Hacer'e, hem de Rükn-i Yeman'ye istilam edilmesinde mahzur yoktur.
Tavaf'ın yapılışı hususunda bahsedilmesi gereken bir nokta da "hızlı yürümek" anlamına gelen "remel"dir.
Ka’be tavaf edilirken ilk üç tur (şavt) remel halinde (hızlı yürüyerek), dördüncü ve sonraki turlar normal yürüyerek yapılmalıdır. Zira Rasûlüllah (s.a.v.) (Mekke'ye geldiğinde) Ka’be'yi ilk tavaf ettiği zaman, Hacer-i Esved'den (tekrar) Hacer-i Esved'e (varıncaya) kadar (ilk) üç turda hızlıca ve (diğer) dört turda normal yürümüştür. (6)
Hac için tavaf yapılırken sağ omuz ve kol açık tutulmalıdır. Buna "Iztıba" denir. Iztıba, omuzlara atılan ve ihram ismi verilen örtünün ortasını sağ koltuğun altından geçirip uçlarını sol omuzun üstüne atmak ve böylece sağ pazuyu açık tutmaktır.
Tavaf ameldir, abdestli olarak yapılır. ***
TAVAFIN NEVİLERİ
Kısa bir tasnifle ifade etmek gekirse, beş türlü tavaf vardır.
1. Tavaf-ı kudûm: Mekke’ye dışarıdan gelenlerin ilk varışta yaptıkları tavaftır, sünnettir. Tavaf-ı Kudüm'e: Tavaf-ı Tahiyye, Tavaf-ı Likaa, Tavaf-ı Evvel, Ahd Bilbeyt, Tavaf-ı İhdasil ahd Bilbeyt, Tavafü'l-Vârid ve'l-Vürûd da denir. (7)
2. Tavaf-ı ziyaret: Arafat’tan döndükten sonra yapılan hac tavafıdır. Haccın iki rüknünden biridir, farzdır. Yapılmadığı takdirde yapmayanın haccı hükümsüzdür. Tavaf-ı Ziyaret, Tavaf-ı İfaza, Tavaf-ı yevmi nahr ve Tavaf-ı Mefrûd isimleriyle de anılır.
3. Tavaf-ı veda: Hac esnasında Mina’dan Mekke’ye inildiğinde yani Mekke'den ayrılırken yapılan tavaftır. Dışarıdan gelen hacılar için vaciptir. Buna Tavâf-ı sader de denir.
4. Tavaf-ı tatavvu: Bu da nafile olarak yapılan tavaftır. Afâkiler için nafile tavaf nafile namazdan efdaldir.
5. Tavaf-ı umre: Dört şavtı umrenin hükümlerinden olan tavaftır. Umrede Kudüm ve Sader tavafları yoktur.
Umreye ihram ile başlanır. Halk veya taksir (saç tıraşı olma) ile nihayet verilir (8)
Tavafı Hatim'in dışından yapmak gereklidir. Altın oluğun alt kısmına gelen ve bir ihata duvarını andıran Hatim'le Ka’be duvarının arasında-geçilecek kadar bir açıklık vardır. Tavaf yapılırken bu açıklıktan değil, Hatim'in dışından yapmak vaciptir. Zira burası Hicr-i İsmail'dir ve Ka’be'nin içine dahil kabul edilir.
Her tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak sünnettir. ***
TAVAF'IN FAZİLETİ HAKKINDA BAZI HADİSLER
Abdullah ibn Ömer (r.anhüma) anlatıyor: "Ben Rasûlüllah’tan (s.a.v.) şöyle buyururken işittim: "Kim Ka’be'yi tavaf eder ve (tavaftan sonra) iki rekat namaz kılarsa bir rakabe (köle veya cariye)yi azat etmiş gibi sevabı olur" (9)
Humeyd b. Ebi Seviye’den gelen rivayet ise şöyledir: "Atâ b. Ebi Rabâh Ka’be'yi tavaf ederken İbn Hişâm'ın kendisine şöyle sorduğuna ve onun da şöyle cevap verdiğine şahit oldum: İbn Hişâm: "Rükn-i Yemân'nin fazileti hakkında bilgi verir misin?" diye sordu. Atâ b. Ebî Rabâh: "Ebû Hureyre, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu bana rivâyet etti: "Rükn-i Yemânî yanında yetmiş melek vazifelendirilmiştir. Kim orada, ‘Allah'ım! Ben senden af, dünya ve âhirette afiyet (selamet) dilerim. Ey Rabbimiz, bize dünyada iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru" diye dua ederse o melekler ‘âmin’ derler."
İbn Hişam, Atâ b. Ebi Rabah'a: "Ya Ebâ Muhâmmed! Tavaf'ın fazileti hakkında işittiğin nedir?" dedi. Atâ söyle dedi: "Ebû Hureyre, Rasûlüllah’tan (s.a.v.) (tavaf hakkında) şöyle buyurduğunu işittiğini bana rivâyet etti. "Kim Ka’be'yi yedi defa (dönerek) tavaf eder ve (tavaf esnasında) "Allah'ın her nevi noksanlıklardan pâk ve nezih olduğuna inanırım. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur ve Allah (her şeyden) büyüktür. Günahlardan dönüş ve ibadete güç ancak Allah'ın yardımıyladır" sözünden başka bir şey (yani dünya ile ilgili her hangi bir laf) konuşmazsa, onun on günahı silinir, onun için on hasene (sevabı) yazılır ve bu ibadet sayesinde onun mertebesi on derece yükselir. Kim de tavaf eder ve tavaf esnasında (dünya ile ilgili herhangi bir laf) konuşursa, (yalnız) ayakları suya batan kimse gibi onun (sadece) ayakları rahmete batar, (yani vücudunun kalan kısmı rahmete batmaz)" (10)
Buraya kadar nakletmeye çalıştıklarımızdan anlaşılan, tavafın eksiksiz ve anlatıldığı şekliyle-ruhiyle yapılmasıdır. Rasûlüllah Efendimiz böyle yapmış ve mü’minlere de böyle tavsiye etmiştir. ***
KA’BE’NİN ŞEREFİ
Bir bina ki, onun yapılmasını emreden bizzat Hz. Allah…
O emri tebliğ eden ve mimarlığını-mühendisliğini yapan bizzat Cibril (a.s.)…
Onu yapan usta Halîlu’r-Rahman İbrahim (a.s.)…
Yardımcısı-çırağı-kalfası ise, yine onun gibi peygamber olan oğlu İsmail (a.s.)…
Hal böyle olunca; söyleyin, dünyada bundan daha şerefli bir bina olabilir mi?..
Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.),
“Muhakkak ki sen, yeryüzünde Allah’ın en hayırlı yerisin. Ve ey Mekke sen, bana Allah’ın en sevimli beldesisin. Eğer o müşrikler beni çıkartmasaydı, senden asla çıkmazdım” deyip Hicret’te Mekke’den öyle ayrılmıştır. (11)
“Allahu zû’l-Celâl şu Mekke’yi ve Harem’i bir toprak parçası olarak haşr edecek… ve bu Harem’den yüzleri, ayın bedir olduğu zaman (14’ü) gibi parlayan yetmiş bin kişi haşr edecektir. Onlar cennete hesapsız girecekler ve o yetmiş bin kişiden her biri bir yetmiş bine daha şefaat edecekler. Onların yüzü de bedir gecesindeki ay gibi olacaktır.” (12)
Evet, Allah’ın evi Ka’be’den ve onun bulyunduğu kutlu şehir Mekke’den bahsediyoruz.
Bir mahal ki;
- Âdem aleyhisselâmın dolayısıyla insanlığın toprağı oradan alınmış olsun.
- Âdem’in (a.s.) ve evlatlarının tevbeleri orada kabul edilmiş olsun.
- Bir çok peygamber hassaten Peygamberler Peygamberi orada dünyayı teşrif etmiş olsun.
- Mahşer denen o müthiş âlem de orada kurulacak olsun.
- Dünya’da mahşerin bir misâli ve yegâne tatbikat yeri orası olsun.
- Dördüncü kat semaya Nuh tufanında ref edilmiş (yükseltilmiş) ve meleklerin Ka’be’si Beyt-i Ma’mur ile (Ka’be’nin) manen irtibatı bulunsun.
- Hakkında, bizzat âlemlerin Rabbi tarafından “Ona giren emin olur” (13) buyurulmuş olsun.
Dünyada o mahalden daha şerefli bir yer olabilir mi? ***
HAC’DAN MAKSAT VE HİKMET NEDİR?
1. Tavafın hikmeti: Ya Rabbi! Bu dünyada emrettin, kapına gelip fıldır-fıldır dönüyorum. Ne olur öbür âlemde de ben senin kapına böyle geleceğim. Orada beni rahmetinden boş çevirme Allah’ım, demektir.
2. Arafatta Vakfe’nin hikmeti: Ya Rabbi! Yarın mahşerde bu elbiseme benzer elbise ile (kefenle) yine böyle başı açık, yalın ayak huzuruna geleceğim! Ne olur huzurunda beni mahçup etme Allah’ım, demektir.
3. Tıraşın hikmeti: Ya Rabbi! Saçlardan, kirlerden soyulduğum gibi beni günahlarımdan da soy ve temizle! Ve saçımın her kılına Allah’ım mükafat ihsan eyle, demektir. ***
TELBİYE NEDİR?
Telbiye lûgatta birisine, buyurun, emrinize âmâdeyim diye cevap vermek manasınadır. Fıkıh lisanında ise telbiye, “Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke lek, Lebbeyk inne’l-hamde ve’ni’mete ve’l-mülke lek” niyaz ve ilticasını okumaktır. Kısacası, bu duayı okuma ve gereğini yerine getirme fiiline telbiye denir.
Bunun manası şöyledir: “Buyur ey Allah’ım buyur. Senin ortağın yoktur. Buyur; hamd, nimet ve mülk sana aittir.” ***
ARAFAT’TA VAKFENİN FAZİLETİ
Arafat’ta vakfenin fazileti hakkında varid olan bazı hadis-i şerifler:
“Allah’ın kullarını cehennemden âzat ettiği günlerin en büyüğü Arefe günüdür. Kulunu ondan daha çok affettiği başka bir gün yoktur. O gün Allah kullarına manen yönelir ve onlarla meleklerine iftihar ederek ‘Kullarım ne istiyorlar?’ diye onlara sorar (ve ne isterlerse verir).”
“Günahlar içinde en büyük günah, bir kimsenin Arafat’a çıkması, Vakfe’ye durması, sonra da acaba Allah beni affetti mi?” diye düşünmesidir.
“Cesamet bakımından günahların en büyüğü, ancak Arafat’ta Vakfe’ye durmakla afv edilir.” (14)
Yalnız şu kadarı müstesna ki; kişi oraya haram mal ve parayla, kul hakkıyla gitmiş olmayacak. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.),
“Bir kişi haram mal ile hac eder ve hacda, lebbeyk derse, Allahu zû’l-Celâl hemen ona, ‘Senin için (burada) ne lebbeyk, ne de sa’deyk’ vardır’ buyurur.” (15) Yani her ikisini de kabul etmez. ***
RASÛLÜLLAH’IN ARAFAT’TA ŞEYTANI GÖRMESİ
Bazı mev’iza kitaplarında beyan edildiğine göre Rasûlüllah Efendimiz Arafat’ta şeytanı çok bitkin ve perişan vaziyette görüyor. Gözleri ise kan çağnağına dönmüş ağlıyor. Rasûlüllah Efendimiz sebebini soruyor, o da: “Ne olacak ya Muhammed! Hacıların ticaret kastı olmadan sırf Allah rızası için hacca gelip Arafat’a çıkmaları ve Hz. Allah’ın da onları afv etmesi beni hüzne-kedere boğdu ve bu hale getirdi” diye cevap veriyor...
İmam Gazali Hazretleri anlatıyor: “Allah’ın sevgili kullarından biri Arafat’ta şeytanı insan suretinde fakat erimiş, bitmiş, pek perişan bir halde görüyor ve nedir bu halin diye soruyor. Ardında da şeytana sorularını şöyle sıralıyor:
- Niçin gözlerin yaşlı seni kim ağlattı? Şeytan:
- Ticaret fikri olmaksızın (ne burada ne de dönünce etiketiyle, tabelasıyla, orada) hacıların sırf Allah rızasını kastederek Arafat’a çıkmaları beni bu hale getirdi. Çünki Hz. Allah mutlaka onları afv edecek, ben ise elim boş döneceğim. İşte buna çok üzülüp, ağladım.
- Peki seni bu kadar zayıflatan nedir?
- Hac yolundaki atların yorulmaları ve kişnemeleri (ve bugünki vasıtalar ile yolculuk). Eğer bu yorgunluklar benim yolumda olsa idi, elbette çok sevinir ve bu hale de gelmezdim.
- Peki senin benzini (rengini) solduran nedir?
- Buradaki Müslümanların tâat ve ibadette birbirileriyle yarışmaları ve yardımlaşmaları. İşte bu benim benzimi solduruyor. Şayet isyanda birbirlerine yâr olsalardı, şüphesiz ben de bu hale gelmezdim.
- Peki seni çökertip, belini kıran nedir?
- Kulun Hz. Allah’a dönerek, “Ya Rabbi! Senden hüsn-i hatime niyaz ediyorum” diye olan ihticasıdır. İşte bunun üzerine ben de, “Vah bana! Ben bunu nasıl ucbe, kibre, düşürüp amelini kendine beğendirip, mahvedeceğim” derim ve benim bu şekilde çalışacağımı ve hilemi anlıyacağından korkarım, dedi. (16) ***
CENAB-I HAKK'IN RAHMETİYLE TECELLİSİ
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.anhüma) anlatıyor:
Medineliler’den biri Rasûlüllah’a (s.a.v.) gelerek “Ya Rasûlellah! Senden bazı şeyler soracağım” dedi. Sonra Sâkif Kâbilesi’nden biri geldi, o da (aynen), “Ya Rasûlellah! Senden bazı şeyler soracağım” dedi.
Peygamberimiz her ikisine de, “Oturunuz” dedi ve “Medineli kardeşin seni geçti, evvela ona cevap vereceğim” buyurdu. Medineli olan, “Ya Rasûlellah! Sâkifî olan kardeşim garibtir. Ben hakkımı ona veriyorum, evvela o sorsun” dedi. Peygamberimiz de Sâkifîye dönerek, “Ne soracağını sen mi söyleyeceksin? Yoksa ben mi söyliyeyim?” buyurdu.
O zat, “Sen söyle ya Rasûlellah!” dedi. Peygamber Efendimiz: “Sen bana rükû’, sücûd, namaz, oruç mevzuularını sormaya geldin” deyince, o zat: “Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, doğru söyledin ya Rasûlellah!” dedi. Peygamberimiz de bunların hepsini izah buyurdu, sonra da Medineli’ye döndü ve ona da: “Sen mi soracaksın, ben mi söyliyeyim?” buyurdu. Medineli de: “Sen söyle ya Rasûlellah!” dedi. Peygamberimiz de: “Sen bana, bir kimse hac için evinden çıkarsa, Allah için Arafat’ta Vakfe’ye durursa ve nihayet diğer hac vazifelerini de tamamlayıp evine dönerse, ona ne var? diye sormaya geldin değil mi?” buyurdu. Medineli (Ensarî) de, “Yemin ederim ki, hata etmedin tam benim soracaklarımı söyledin ya Rasûlellah!” dedi. Bu defa Peygamberimiz: “Hac için evinden ayrılıp adım atanın her adımında günahları silinir ve her adımda ona bir sevap yazılır. Arafat’a çıkınca ise, Cenab-ı Hak rahmetiyle birinci kat semaya tecelli eder ve meleklerine şöyle buyurur:
“Şu tozlara-toprağa bulanmış kullarıma bakın ey meleklerim! Ve şahidim olun ki, onların günahları göklerin kataratı (damlaları) ve arzın mevaddi (yeryüzündeki varlıkların-cisimlerin adedi) kadar bile olsa ben onları afv eyledim. Onlar evlerine annelerinden doğdukları gibi pırıl pırıl olarak döneceklerdir” buyurur. (18) ***
ARAFAT’TAKİ İLAHİ ESRAR
Nakşi yolu Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretlerinden:
“Arafat’ta Vakfe vakti öyle âzim/çok büyük bir İlahi nur tecelli ediyor ki, orada olanları nurlandırdıktan, pırıl pırıl yaptıktan ve sonra o nur artıyor. Melekler,
“Ya Rabbi! Tecelli eden nurun ve rahmetin arttı, artatanını ne yapalım?” diye soruyorlar. Hz. Allah,
“Hazinemden çıkanın iadesi benim keremime, lûtfumun sonzuluğuna yakışmaz. Onu da bugün buraya gelemeyen ama gönlüyle-kalbiyle buraya bağlı yaşıyan kullarıma tevzi’ edin-dağıtın”, buyurur. Melekler tevzi’ ederler, yine artar yine aynı sualı sorarlar, bu defa da Cenab-ı Hak,
“Onu da bugün doğacak gayrimüslim çocuklarına tevzi’ edin ki, o nur sayesinde onlar ileride Müslüman olsunlar' buyurur.” ***
Ali b. Muvaffak Hazretleri anlatıyor:
Bir sene hacda bulunuyordum. Rasûlüllah’ı (s.a.v.) rüyamda gördüm. Peygamberimiz bana: “Ya Ali! Benim için de hac ettin mi?” buyurdu, ben de: “Evet ya Rasûlellah!” dedim. “Peki Ehl-i Beytim için de hac ettin mi?” “Evet ya Rasûlellah!” dedim. “Öyle ise, herkes hesabın dehşetini yaşarken ben de elinden tutup, seni cennete sokacağıma söz veriyorum” buyurdu.
Yine bu zat, bir sene sonra hacdadır. Arafat’ta gördüklerini şöyle anlatıyor:
Mescid-i Hîf’te biraz uyudum. Rüyamda üstleri bembeyaz iki meleğin yeryüzüne indiğini gördüm.
Bir ötekine: “Ya Abdellah!” diye hitab ediyor, o da ona: “Lebbeyk ya Abdellah!” diye cevap veriyordu. Biri:
“Ya Abdellah, bu sene acaba kaç yüz bin kişi hac eyledi?” diye sordu. Öteki de:
“Altı yüz bin kişi!” diye cevap verdi.
“Peki acaba bunlardan kaçının haccı kabul oldu?” dedi, diğeri de:
“Sadece altısının!” diye cevap verdi.
Sonra semaya doğru yükseldiler ve gözden kayboldular.
Büyük bir merak içinde uyandım, sadece 6 kişinin haccı kabul olduğuna göre, benim halim ne olacak diye düşünüp ağlıyordum. Arafat’tan Müzdelife’ye dönünce yine rüyamda o iki meleği gördüm. Yine biri ötekine,
“Ya Abdellah!” diye hitab etti ve haccın neticesini sordu. Diğeri de,
“Hz. Allah haccı kabul olan 6 kişiden her birerine yüzer bin kişi bağışlama hakkı verdi ve onların yüzü suyu hürmetine altı yüz bin (600.000) kişinin hepsinin haccı kabul edildi. Ve Arafat’tan kimse boş çevirilmedi” dedi. Bu defa da sevinçle uyandım!
Ertesi sene…
Yine hac ettim, ve “Ya Rabbi! Bu seneki haccımın sevabını haccı kabul olmayan kardeşlerime hibe ettim” diye söyledim. O gece Hz. Allah’ı rüyada gördüm. Hz. Allah bana:
“Ey Ali! Bana cömertlik mi taslıyorsun? Ki cömertlerin cömertliğini de yaratan/veren benim! Ve ben cömertler cömertiyim. Ben Ekremü'l-Ekremin’im ve ben cömert davranmaya, bütün isanlığa keremde bulunmaya en layık olanım. Ve ben haccı kabul olmayanların hepsinin haccını kabul ettim. Ve onlara mâkbul hac hibe ettim” buyurdu. (19) ***
MÜZDELİFE’DE VAKFE
Müzdelife, Arafat ile Mina arasında bulunan mukaddes yerin adıdır. Hacılar Arafe günü güneş battıktan sonra Arafat’tan Müzdelife’ye gelirler. O günkü akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek, yatsı vaktinde Müzdelife’de kılarlar. Ertesi gün yani bayramın ilk günü sabah namazı da burada kılındıktan sonra Mina’ya geçilir. Müzdelife’de kalındığı sürece ibadet-taat, zikir-fikir, tesbh-tahmid-tebir… dua ile meşgul olunur. Meş’ar-i Haram da burada bulunan ve Kuzah denilen tepenin adıdır. Kur’an-ı Kerim’de, “…Arafat’tan akın ettiğinizde Meş’ar-i haram’da (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O size nasıl hidayet verdi ise, siz de (teşekküren) O’nu zikredin. Doğrusu siz bundan evvel cidden, sapıklar idiniz.” (17) buyurulmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) haccı esnasında Müzdelife’ye gelince, Meş’ar-i Haram denilen bu tepenin yanında sabaha kadar ibadet ve dua etmiştir. (18)
Bu ayet ve hadisler gereği Hanefi mezhebine göre Müzdelife’de vakfe yapmak vaciptir. Bayram gecesini Müzdelife’de geçirmek de, haccın sünnetlerindendir. ***
MEDİNE VE RASÛLÜLLAH’I ZİYARET
Hac vazifeleri bittikten sonra Medine de ziyaret edilmeli. Allah’ın Rasûlü’nü (s.a.v.) ziyaret etmeden dönmemeli. Çünki orası şefaat mahallidir. Rasûlüllah’ın huzuruna Babü’s-Selâm’dan boyun bükük, gözler yaşlı, “Şefaat ya Rasûlellah!” diyerek kemâl-i huzû’ ve huşû’ içinde girilmelidir.
Bir örnek: Sultan I. Abdülmecid İstanbul’da ölüm döşeğinde iken bile mabeyn kâtipleri, “Medine’den mektup var efendim!” deyince, Sultan Abdulmecid “Ne istiyorlarsa verdim, başım gözüm üstüne... Fakat yine de beni kaldırın, oturtun, Rasûlüllah’ın komşularının mektubunu okuyun. Dinleyeyim, onunla şerefleneyim” buyururmuş.
İkinci örnek: 600 sene cihana hükmeden Osmanlı, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmeten oğullarının isimin Muhammed koymadılar. Arapça’da aynı harflerle yazılan Mehmed adını koydular. Askerlerini kendi askerleri değil, onun askeri kabul ettiler ve ona izafeten askerlerine asırlarca “Mehmetçik” dediler. ***
NAZIMLARDA RASÛLÜLLAH’A VE ŞEHRİNE HÜRMET
1. Sultan Birinci Ahmet Han (r.aleyh): Sultanahmet camiini yaptıran ve yapılışında bir işçi gibi çalışan padişah... Başında taşıdığı sorgucunun altına Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) ayağının izinin resmini yerleştirmiş ve,
No'la! Tâcım gibi başımda götürsem daim Kâdem-i resmini ol Hazret-i Şâh-i Rusül’ün Gül-i gülzâr-i nübüvvet o kadem sahibidir Bahtiya! Durma yüzün sür, kâdemine ol gülün demiştir.
2. Hz. Fatih Sultan İkinci Mehmed Han (r.a.):
Zülfünün zincirine kul eyledin şâhım beni Kulluğundan etmesin âzad Allâh'ım beni Yakmağa vu yıkmağa hep cümle el bir etdiler Sûz-i sine eşk-i dide âteş-i âhım benim diyerek Ona olan aşkını-muhabbetini dile getirmiştir. (20)
3. Şair Nabi de Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şehri Medine hakkında,
Sakın terki edepten kûy-i mahbubi Huda’dır bu Nazargâh-ı İlahidir Makam-ı Mustafa’dır bu... mısralarıyla Onun şehrine gösterilmesi gereken edebi hatırlatmış.
4. Şeyh Galib ise, Sen Ahmed-i Mahmûd-i Muhammed’sin Efendim, Hak’dan bize düstûr-i müeyyedsin Efendim... diye feryad etmiştir. (22)
Rabbim, üzerine hac farz olan tüm mü'minlere, tavafı-vakfeyi ve sair hac ibadetlerini hakkıyla ifa edebilmeyi nasip ve müyesser kılsın.
DİPNOTLAR (1) el-Hac, 22/29 (2) İbn Mâce, Sünen, Menasik, 2943 (3) İbn Mâce, Sünen, Menasik, 2944 (4) İbn Mâce, Sünen, Menasik, 2946 (5) Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 369 (6) İbn Mâce, Sünen, Menasik, Had. No. 1950 (7) İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürrü'l-Muhtar, ter. A. Davudoğlu IV, 504 (8) Ö. Nasuhi Bilmen, a.g.e., 369 (9) İbn Mâce, Sünen, Kitabü'l Menasik, Had. No: 2956 (10) İbn Mâce, Sünen, Kitabü'l-Menâsik, Hadis numarası: 2957 (11) el-Gazali, İhya, 1, 244 (12) Tefsiru Ruhu’l-Beyan, 4 mücellet, C. 1, S. 349 (13) Âli İmrân, 3/97 (14) Hepsi İhya’nın Hac bahsinden (15) Muhtaru’l-Ehadis, Deylemi, Hadis no: 135 (16) İmam Gazali, İhya Tercümesi, Bedir Yay., İst. 1974, 1, 683 (17) el-Bakara, 2/198 (18) Bkz. Müslim, Sahih, Hac, 148; Buhari, Sahih, 98; Ebu Davud, Sünen, Menasik, 56; İbn Mace, Sünen, Menasik, 84; Muvatta, Hac, 167 (19) Hureyfis, er-Ravzul Faik, 117 (20) El-Gazali, a.g.e. (21) Fatih ve Şiirleri, s.147 (22) el-Mevâizu li'l-İhvân, min Şuabi'l-İman, gayr-i matbu.
Düzenleyen - Halis ECE Tarih: 12 Ara 2007 17:56:16 |
Tarih: 01:31, 2/12/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
“Kurban, gadab-ı ilâhîyi söndürür, rızâ-i ilâhîyi celp ede
Halis ECE
“Kurban, gadab-ı ilâhîyi söndürür, rızâ-i ilâhîyi celp eder”
Her şeyden önce ibâdetler, hikmetlerinden veya faydalarından dolayı değil, Rabbimiz emrettiği için yapılır. Bununla beraber onların hikmetlerini-güzelliklerini-faydalarını da zamanla görüp öğrenebiliriz. Bu bilgiler de bize, Allâh’ın nimetlerini yâd etmek, ona şükretmek için vesîle olurlar.
99 Esmâ-i Hüsnâ’sından biri de “Hakîm” olan Allah Teâlâ’nın, her emir ve nehyinde muhakkak ki birçok hikmetler vardır. Ama bu hikmetlerin tamamının biz kulları tarafından bilinip idrâk edilebilmesi mümkün olmayabilir.
Diğer taraftan bildiğimiz hikmetlerinin yanında, zamanla, dinin getirdiklerinin insanlık için ne büyük faydalar ihtivâ ettiğini görüyor ve Rabbimizin kullarına olan rahmetinin büyüklüğünü bir kere daha müşâhede ediyoruz.
Kurban kesmek de Allâh’ın bir emri olması hasebiyle sayısız hikmetlerinin olduğunda şüphe yoktur. En başta, kurban kesmek, birçok peygamberin (aleyhimüsselâm) atası ve Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) de ceddi olan İbrahim aleyhimüsselâmın, oğlu Hz. İsmâil’e bedel olarak Cenâb-ı Mevlâmızın gönderdiği koçu kesmesi hâdisesini bizlere hatırlatıyor. Hayat nimetine şükrün bir ifadesi olarak kurban kesiyoruz.
Ayrıca âhirete bir hazırlık olması, günahlarımızın affı ve kabirle başlayan yeni bir hayat yolunda kurbanın bizi mânevî bir burak gibi alıp selâmete ulaştıracağını da verilen haberler ışığında Rabbimiz’den umuyoruz.
Hac sûresinde, "Biz, kendilerini rızıklandırdığı(mız) dört ayaklı hayvanlar üzerine Allâh’ın ismini ansınlar diye, her ümmet için kurban kesmeyi meşru‘ kıldık. İşte sizin ilâhınız bir tek ilahtır. O halde ona teslim olun. (Habîbim) sen, mutı‘ ve mütevâzi olanları müjdele" (Âyet: 34) buyurulduğu gibi kurban kesmekten asıl maksat, Allâh’ın zikredilmesidir. Zira bizim varlık gâyemiz Allâh’ı bilmek, tanımak, ona kulluk ve kurbiyetten (yaklaşmaktan) ibârettir. Burada Allâh’a yaklaşma ameliyesi olan kurban ise, bir bayram olarak îlan edilmiştir.
Yine Hac sûresinde, "Onların ne etleri, ne de kanları hiçbir zaman Allâh’a ulaşmaz. Fakat ona (sadece) sizin takvânız ulaşır. Size verdiği hidâyetten (ve bu hayvanlara sahip kılmasından) dolayı Allâh’ı tekbir etmeniz içindir ki, o, bu hayvanları sizin istifadenize verdi. (Habîbim), güzel hareket edenleri (emirlerime imtisâl edenleri) müjdele" (Âyet: 37) buyurularak maddeden mânâya bir kapı aralanıyor ve esas hedef gösterilmiş oluyor. Yani öncelikle niyette ihlâs ve samimiyet lâzım ki, ameller sâlih olsun, Hakk’ın rızâsına muvâfık bulunsun. Yoksa takvâ şartlarına riâyet etmeden yapılan hiçbir ibâdet, tâat ve amel ind-i İlâhîde makbul olmaz.
Kurban kesmenin insan olarak hepimizin mutlaka almak zorunda olduğu gıdalarla da yakından alâkası vardır. Dinimiz, hayatımızın her safhasını kuşattığı gibi, bu cihetimize de hitap etmektedir. Etin, insan için zarurî gıdalardan olduğunda şüphe yok. Ama bu gıdanın herkes tarafından rahatlıkla temin edildiğini de söyleyemeyiz. Nâfile olarak başka zamanlarda kesilen kurbanların dışında, kurban bayramında da Müslümanlar, kestikleri bu kurbanlarla et yemekten mahrum bulunan mühim bir kitleyi bu nimetten istifade ettirmektedirler. Aslında, kurban için hikmet olarak sadece bu güzel paylaşma hareketi bile yeter herhalde.
İslâm’ın emrettiği bu hükmün, bazıları tarafından bir vahşet olarak görülmesi ise, ancak bir düşünce sapması olarak tavsif edilebilir. Çünkü zaten insanlık bu nimetten, Allâh’ın koyduğu bir kanun olarak vücudunun bir ihtiyacından dolayı istifade etmekte ve bunun için de her gün binlerce hayvan kesilmektedir.
Bu sayılanlar, kurban kesmenin hikmetleri adına söylenebilecek şeylerden bazıları. Kim bilir, Allâh’ın emrettiği bu yüce ibâdette daha nice hikmetler-maslahatlar-güzellikler gizlidir ve biz farkında olmadan onlardan istifade ediyoruzdur.
Ebû’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde, kurbanın maddî ve mânevî faydalarından bahisle buyururlar ki:
“Kurban, gadab-ı İlâhîyi söndürür. Rızâ-i İlâhîyi celp eder. Çok kurban kesilen bir memlekette harp olmaz. Eğer bir insan, vakti müsâit olup da kurban kesmezse, muhakkak ki o adamın ya kendisinden veya çocuğundan yahut da malından, ticaretinden, servetinden, varlığından mutlaka bir kan çıkacaktır. Kurbanda çoluk-çocuk ve fakir-fukara için umumi bir maslahat ve mutlak bir menfaat vardır. Kurban Bayaramı’nda afv-ı umumî tecellî eder.”
|
Tarih: 23:14, 30/11/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Halis ECE
"Zilhicce ayı" ve "On gece"
Bilindiği üzre hicri-kamerî ayların 12’ncisi zilhicce ayıdır. Bu ay, İslâm’ın beş esasından biri olan hac farîzasının îfa edildiği umumi afv ayıdır. Arafat’a çıkıldığı, Allah için milyonlarca kurbanın kesildiği ve bir senelik hesapların görülüp amel defterlerinin kapandığı mukaddes bir aydır.
Zilhiccenin 1’inden 10’una kadar olan geceler, Kur''an-ı Kerim''de “leyâli-i aşere” diye tabir edilen on gecelerdendir. Diğer mübarek 10 geceler de, Ramzan-ı şerifin son 10 gecesi ile Muharrem ayının ilk on geceleridir. Rabbimizin, “On geceye yemin olsun ki...” (1) buyrurarak yeminle beyan ettiği bu mübarek zaman dilimi, bütün mü’minler için yepyeni bir manevi fırsat dönemidir.
Hadîs-i şeriflerde buyrulmuştur ki:
“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan bir gün oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (2)
“Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.” “Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (3)
“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (4) (Kısaca Tesbih, sübhanallah; Tahmid, elhamdülillah; Tehlil, Lâ ilâhe illallah; Tekbir ise Allâhu ekber demektir.)
Binaenaleyh bu ayda; günühlarımızın afvı, noksanların tamamlanması için istiğfar, salevât-ı şerife, diğer duâlar ve tesbih namazına devamda büyük hayır ve fazilet vardır.
Hacca gidemeyen mü’minlerin bu günlerde oruç tutmaları çok büyük fazilettir. O bakımdan kurban bayramından evvel 9 gün oruç tutmalı, 10. günü kurban kesilinceye kadar birşey yemeyip oruçlu bulunmalı ve orucunu kurban etiyle açmalıdır.
Hiç olmazsa 8’inci gün ile beraber, 9’uncu günü (Arefe günü) oruçlu olmak lâzımdır.
Kurban bayramı Arefe günü sabah namazından, 4’üncü bayram günü ikindi namazına kadar, bütün farzların arkasından “Teşrik tekbiri” almak, kadın-erkek her mükellef Müslümana vâciptir.
ZİLHİCCE’NİN İLK ON GÜNÜNDE NELER YAPILIR?
Zilhicce ayının birinden onuna (yani Kurban bayramının ilk gününe) kadar, hergün sabah namazlarından sonra:
10 salevât-ı şerîfe: “Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.”
10 İstiğfar: “Estağfirullâhe’l-azıym el-kerîm ellezî lâilâhe illâhüve’l-hayye’l-kayyûme ve etûbü ileyk ve nes’elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ innehû hüve’t-tevvâbü’r-rahıym.”
10 Tevhid: “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okunur. (5)
DİPNOTLAR (1) el-Fecr sûresi, 89/2. (2) Tirmizi, Sünen, Savm, 52; İbn Mace, Sıyam, 39. (3) Tirmizi, Sünen, Savm, 52. (4) Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257. (5) Mübarek gün ve gecelerde yapılması tavsiye edilen Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, yyy., s. 44.
|
Tarih: 00:40, 28/11/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
H a c ..
| Halis ECE
H a c
HACCIN İFASI, ADABI, HİKMET VE FAZİLETLERİ
Hac, lûgat itibarıyla ziyaret etmek, yönelmek; tazim edilecek/hürmet ve saygı gösterilecek makamları-yerleri ziyaret niyetinde bulunmak manalarını ifade eder.
İslami ıstılahta ise hac, belirli bir vakitte Arafat’ta bir miktar durmak, sonra da Ka’be-i Muaazzama’yı usûlünce tavaf etmek suretiyle ziyaret etmektir.
Bilindiği üzere hac, İslâm'ın beş şartından, temel ibadet ve esaslarından birisidir.
Hac, hem bedeni hem de mali bir ibadettir... Yılın muayyen ay ve gününde Mekke ve civarında ifa edilen belirli ibadet ve ziyaretleri usûlüne uygun şekilde yerine getirmektir.
Hac, hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) hicretin onuncu yılında yüz bini aşkın ashabıyla birlikte Veda Haccı’nı ifa etti. Bu esnada haccın yapılış şeklini tatbiki olarak gösterdi ve “Hacla alakalı ibadetlerinizi benden alın” buyurarak, her mevzuda olduğu gibi bu hususta da bütün Müslümanlara örnek ve rehber oldu, kılavuzluk etti.
Farziyeti, dinimizin asli delillerinden Kitap, Sünnet ve İcmâ'-i ümmet ile sabittir.
Kur’an-ı Kerimde şöyle beyan olunmuştur: “Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyete erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir." (1) “Allah için haccı ve umreyi tamamlayın.” (2) Binaenaleyh gücü yeten her Müslüman üzerine hac, ömründe bir defa olmak üzere farz kılınmıştır.
Yukarıdaki ayet-i kerimede geçtiği gibi, Mekke’ye girenlerin güvende olacaklarına dair başka ayetler de vardır. Mesela: “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken (öldürülürken, ya da esir edilirken), bizim (Mekke'yi) güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?” (3) "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.” (4) ***
HACLA ALAKALI BAZI HADİSLER
“Ben bir kuluma bedenen sıhhat, geçim bakımından vüs’at (genişlik) veririm (hac kendisine farz olur) ve üzerinden böylece 5 sene geçer de hacca gelmez ise, o (rahmetimden) mahrumdur.” (5)
Rasûlüllah Efendimize (s.a.v.), “En üstün amel hangisidir?” diye soruldu. Peygamberimiz, “Allah ve Rasûlü’ne imandır”, buyurdu. “Sonra hangisidir?” dediler. Peygamberimiz, “Allah yolunda cihaddır” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dediler. Peygamberimiz de, “Makbul bir hacdır” buyurdu. (6)
“Kim (kendisine hac farz olduğu halde) hac etmeden ölürse, o kimse ister Yahudi olarak, isterse Hıristiyan olarak ölsün.” (7)
“Bir umre diğer umreye kadar olan bütün günahlara keffarettir. Makbul bir haccın karşılığı ise, ancak cennettir.” (8)
“Hac ve Umreyi peşpeşe yapın. Çünkü bunların peşpeşe yapılması, tıpkı körüğün demirin pasını temizlemesi gibi, fakrı ve günahları temizler.” (9) ***
HACCIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI
1. Müslüman olmak. Müslüman olmayanlar hac ibadetiyle mükellef değildirler.
2. Akıllı olmak. Deli ve bunak olanlar da hacla yükümlü değildir.
3. Baliğ (ergenlik çağına girmiş) olmak. Binaenaleyh sabilere-çocuklara hac farz olmaz.
4. Hür olmak. Dolayısıyla köle ve cariyelere de hac farz değildir.
5. Müslüman, eğer dâr-ı harpte ise, haccın farz olduğunu bilmesi lazım.
6. Hacca gidiş-gelişine ve geride kalan bakmakla yükümlü olduğu insanlara yetecek mali imkâna sahip olması gerekir.
7. Hac vakti gelmiş olmak. Ayrıca hac vazifesini emniyetli bir şekilde ifa edebilmeye yetecek bir vakit bulunmalıdır.
Bu şartlara sahip olan ve gidip gelmeye sıhhati elverişli bulunan kimseye hac farzdır ve ömründe herhangi bir senede eda etmekle bu borcu ödemiş olur.
Hac ibadetinin farzları ve sair şartlarından başka vacipleri, sünnetleri ve müstehapları da vardır. Bunlar fıkıh kitaplarında, hac rehberlerinde genişçe anlatılmaktadır. Oralara bakılabilir.
Hac esnasında rehberleri iyi takip etmek ve onların gösterdiği yönde hareket etmek gerekir. Sevgili Peygamberimiz, “Tuufuu bi-ehli Mekkete ve zûruu bi-ehli’l-Medine: Mekke ehli ile tavaf ediniz, Medine ehli ile ziyaret ediniz” buyurmuşlardır. (10) Hacda hacı adaylarına rehberlik eden kişiler de, gerek tavaf gerek ziyaret ve gerekse diğer hac ibadetlerini yerine getirmede kılavuzluk edebilecek bilgi ve kapasiteye sahip vazifelilerdir. Onlara uyulması gerekir. ***
HACCIN HİKMET VE FAZİLETLERİ
Hac, sayısız hikmet ve faziletlerle dolu bir ibadettir.
Mîkat yerinde dünyayı ve dünyevi farklılıkları, bencilliği temsil eden elbise çıkarılıp Müslümanları eşitleyen, birleştiren, ümmet olmanın şuuruna erdiren iki parça beyaz ihrama bürünülür. Artık “ben” yok “biz” vardır. Mü’minler, bir ufuktan diğerine akan beyazlar seli içerisinde yok olur. Âdeta ölmeden önce ölür, ahiret hayatını yaşamaya başlar. İhram, mü’minin kendini, geçici kaygı-endişe ve bağımlılıklardan sıyırıp kurtarışının sembolüdür. Bütünlüğü bozup dağınıklığa sebep olan geçici haz ve ölçüleri hatırlatacak eşya ve fiiller yasaklanmıştır.
Küp şeklindeki Ka’be ve etrafında dönerek tavaf eden mü’minler, kainatın hulasası/özetidir.
Tavaf; sükûnet ve hareket, akide ve amel, tevhid ve cihaddır.
Koşmak ve seğirtmek anlamına gelen sa’y, bir canlılık, bir arayıştır, esbaba tevessüldür.
Arafat, insanın dünyaya ayak basışını, mahşerde Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır.
Hacda her ibadetin ve her şeklin ayrı bir anlamı ve eğitici ve şuurlandırıcı bir yönü vardır.
Müzdelife vazifesi, Mina’da şeytan taşlama ve kurban… Tıraş olma Ka’be'ye dönüş ve saire hep anlamlı davranışlardır.
İhrama girerken benliği Mîkat’ta bırakan mü’minler, Allah’a yakınlaşmanın şuur ve idrakine, saadetine ve mutluluğuna ulaşır. Eski hata ve günahlarından arınarak, hayata daha şuurlu olarak yeniden başlama imkânını yakalar.
Hac da asıl itibariyle diğer ibadetler gibi suret-i Ka’be’ye doğru değil hakikat-i Ka’be olan Allah’a doğru bir ibadettir. Ka’be son değil, sonsuzluğa açılan başlangıç ve ilktir. ***
BEKKE, MEKKE
Bekke, lûgat manası itibariyle Mekke demektir. Mekke de şu üç manaya gelir:
1) Bir şeyi istiab etmek, kaplamak, sahası geniş olup Hz. Adem’den bilitibar ziyaretçileri ne kadar çoğalırsa çoğalsın, hepsini istiab edip içine sığdırdığı için Mekke denmiştir.
Ve yine onun ziyaretçilerinin günahları ne kadar büyük ve çok olursa olsun, İlahi rahmet orada daha geniş ve büyük olduğu için ona bu isim verilmiştir.
2) Mekke, aynı zamanda bir şeyi azaltmak manasına gelir. Kulun günahlarını (tamamen yok etemese de) azalttığı için ona bu isim verilmiştir. Çünkü, orada da kul hakkı müstesnadır.
3) Mekke, helak etmek manasınadır. Bunun sebebi de, kendisine suikast tertip edenleri hep helak ettiği içindir. İşte Ebrehe, işte Ebu Cehil’ler... ***
İLK MA'BET: K A’ B E
Rabbimiz buyuruyor ki: “Şüphesiz ki insanlar için kurulan ilk mâbet, elbette Mekke’deki o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet olan Beyt’tir. Orada açık alametler vardır ki, (bunlardan biri) Makam-ı İbrahim’dir. Oraya giren eman bulur. Gitmeye gücü yeten her kimse için, Allah’ın evini hac etmek, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Ve her kim bunu inkâr ederse, (bilsin ki) Allah bütün âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye hiçbir kimseye muhtaç değildir).” (11)
Ayetin iniş sebebi: Yahudiler Peygamberimize gelerek, “Bizim kıblemiz Kudüs, sizin kıblenizden kâdim (önce)dir” dediler. İşte bunun üzerine Hz. Allah bu ayetleri göndererek onları reddetmiştir. (Esbabu Nüzûl)
Dünyada ilk bina olan Ka’be-i Muazzama gökler ile yerin yaratıldığı zamanda bir Zübde-i Beyza (bembeyaz ve seçkin bir varlık) olarak su üzerinde melekler tarafından meydana getirilmiş, sonra da yeryüzü bunun altında teşekkül etmiştir.
Hz. Adem cennetten yeryüzüne indirilince, melekler ona demişlerdi ki: “Ya Adem! Bu Beyt’i tavaf et. Zira senden iki bin (2000) sene evvel biz bu Beyti tavaf ederdik.”
Yine rivayete göre, Ka’be’yi taşlardan ilk bina eden, Adem (a.s.) olmuş. Nuh tufanında ise, melekler tarafından emr-i İlahi ile dördüncü kat semaya yükseltilmiş, semada meleklerin ka’besi Beytü’l-Ma'mur olarak kalmış. Yeryüzündeki Allah’ın kullarına Kıble olmak üzere, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail tarafından yine eski temelleri üzerine Ka’be yeniden inşa edilmiştir.
Ayetin tasavvufi manasına gelince…
Muhammed Belhi Hazretleri, hac zamanı akın akın hacca gelenlere bakıyor ve buyuruyor ki: “Şu insanların hali ne hoş ve ne tuhaf! Denizleri, dağları, dereleri, çölleri aşarak Allah’ın evi Ka’be’ye geliyorlar. Peygamberlerin izini görmek, seyretmek istiyorlar. Hayranım onlara! Fakat, eğer kendi nefis sahalarını aşabilselerdi, orada (kalplerinde-latifelerinde) Allah’ın izini (nişanını) göreceklerdi” diyor. Çünkü hadis-i kudside: “Nefsini bilen ve tanıyan Rabbını da bilir ve tanır” buyuruluyor.
Bir başka ayet-i kerimede ise haccın usûl ve adabı ile alakalı şöyle buyruluyor:
“Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Ka’beyi tavaf etsinler. Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının. Allah için, O'na eş koşmayan, O''nun birliğine inanmış kimseler olun. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma sürüklediği şeye benzer. Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse, şüphesiz o kalblerin takvasındandır. Sizin için onlarda belli bir süreye kadar bir takım faydalar vardır. Sonra bunlar Beyt-i atik (ka’be) de son bulurlar." (12)
Ayet-i celilelerde görüldüğü üzere Ka’be’ye Beyt-i Atik de denilmektedir. Atik, hür oluşu, boyunduruktan ve her türlü sultanın esaretinden kurtuluşu ifade eder.
Ka’be-i Muazzama’yı ilk inşa eden ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselamdır. Planı-projesi tamamen Allahü Teala’ya aittir. O’nun bildirdiği-öğrettiği tarzda yapmıştır, asla kendi bildiği gibi değil. Sonra aradan asırlar geçmiş, çeşitli afelere maruz kalan Ka’be’nin binası yıkılıp kaybolmuştur. Bir rivayete göre de, Nuh tufanında semaya çekilmiştir. Yeri, atamız Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’e kadar boş kalmıştır.
Dilerseniz bundan sonrasını Kur’an-ı Kerim’den takip edelim: “Hani İbrahim, Beyt'in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz hakkıyla işiten sensin, layıkıyla bilen sensin. Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen Müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvâb sensin, Rahîm sensin (tevbeleri çokça kabul eden, rahmeti hudutsuz olansın)." (13)
“Bir zamanlar Ka'be'nin yerini İbrahim'e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.” (14) Bu ayetin devamında Hz. İbrahim’e veya bir başka görüşe göre Rasûlüllah Efendimize yöneltilen emir ile hac ibadetinin erkân ve hikmetine temas edilmektedir: “İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler. Ta ki kendilerine ait birtakım menfaatlere şahid olsunlar; Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O'nun adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksulu, fakiri de doyurun. Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Kâbeyi tavaf etsinler. Emir budur, Allah'ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.” (15)
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (aleyhimesselâm) devrinden Rasûlüllah Efendimizin zamanına kadar geçen süre zarfında Araplar, Mescid-i Haram’a saygı göstermişler; fakat Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dini esasları ve hac ibadetinin adabını değiştirmişler. Ka’be’nin içine-dışına doldurdukları putlara tapar hale gelmişler. Müşrik Araplar putların vasıtasiyle Allah’a yaklaştıklarını söylüyorlardı. Hatta hayvanları bile taptıkları putlar adına boğazlıyorlardı. Yukarıdaki ayet bu küfür ve şirk fiillerini reddetmekte, tevhid esasını getirmektedir. ***
HACCIN İFASI, ADAP VE ERKÂNI
Kur’an-ı Kerim, haccın ifası, adab ve erkânı ile ilgili hükümler de getirmiştir: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun! Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ar-i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O''nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız. Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman, önceleri atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı zikredin. İnsanlardan kimisi: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver! der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.” (16)
“Gerçekten Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ'be'yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.” (17)
“Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz.” (18)
“Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Kabe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.” (19)
“Ey iman edenler, ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, öldürdüğü hayvanın dengi ona cezadır ki, Kâbe'ye ulaşacak bir kurban olmak üzere buna yine içinizden iki adaletli kişi hükmeder; yahut (ceza olmak üzere) bir keffarettir ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alır. Allah damia gâliptir, intikam sahibidir. Size ve yolculara yiyecek olmak üzere, deniz avı ve onu yemek helal kılındı. Kara avı ise, ihramlı olduğunuz müddetçe size haram edilmiştir. Huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun. Allah, Kâbe'yi, o Beyt-i haram'ı, haram ayı, kurbanı ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini ve Allah'ın herşeyi hakkıyle bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.” (20)
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde, hac ibadetinin ifası ve adabıyla alakalı hususları bütün ayrıntılarıyla anlatarak hem müşrik Araplar arasındaki yanlış uygulamaları tashih ediyor, hem de hac fiillerinin gaye ve hikmetine işaret ediyor. ***
HACCIN BAZI ZAHİRİ FAYDALARI
a) Hac; dünyada mahşerin bir timsali olup, ehl-i basiret için çok ibretamizdir.
b) Hac; dünyanın dört bir tarafından gelen mü’minlerin bir noktada birleşmesi, aynı ibadetleri yapması ve birbirlerinden haberdar olması bakımından çok mühimdir.
c) Hac, Allah’ın bir çok nebi ve rasûlü’nün hasseten rasûller rasûlü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğup büyüdüğü, din-i İslâm için mücadele edip enva-i çeşit çileler-ıztıraplar çektiği topraklara ve hatıralara kavuşmaktır.
d) Hac insanın kendine, ehline ve bütün Müslümanlar, İslâm aleminin farklı yerlerinden gelmiş seçkin Müslümanlar ile beraber dua etmek, tekbir almak, lebbeyk demek bakımından çok mühimdir.
e) Hac tavafıyla sanki mü’mine şöyle dedirtmektedir: Ya Rabbi! Bugün emrin olduğu için burada, Ka’be’nin huzurundayım. Yarın mahşerde kendi huzurunda böyle dönüp, böyle yalvaracağım. Ne olur, burada da, orada da, beni afv et, demektir.
f) Hac, Arafat’ıyla mahşeri hatırlatmakta, yalın ayak, baş açık, güneş altında durmak, yalvarmak ise mahşeri anımsatmaktadır.
Hz. Ali Efendimiz Arafat’taki Vakfe, Müzdelife, Mina ziyaretlerinden sonra gelip farz tavafi yapmakla alakalı şöyle güzel bir tevcihte bulunuyor.
Ona soruyorlar: “Vakfe neden Arafat’ta dağda yapılıyor?”
Buyuruyor ki: “Çünkü Ka’be Allah’ın evi, Harem ise giriş kapısıdır. Gelen elçiler (Allah’ın evine girmeden önce) yalvarsınlar, diye burada yani Arafat’ta Vakfe yaptırılır, bekletilirler.”
Peki: “Meş’ar-i Haramda (Müzdelife’de) ikinci Vakfe yapmalarının manası nedir?”
Hz. Ali: “Allahu zû’l-Celâl, Arafat’taki Harem kapısından içeri girenleri hemen huzuruna kabul etmiyor. Onların Meş’ar-i Haram’da ikinci bir Vakfe yapıp yalvarmalarını, Mina’da kurban keserek ona yaklaşmalarını ve niyazlarını arttırmalarını istiyor. Kurbanla kendisine kurbiyet (yakınlık) kurmalarını arzuluyor. İşte böylece günah ve isyandan temizlenen şeytanını da taşlayan kullarına, evine, Ka’be’sine girmeye ve tavaf etmeye izin veriyor.”
Peki: “Bu şerefli günde oruca neden izin verilmiyor?”
“Çünkü onlar o gün Allah’ın evinde, Allah’ın misafiridirler. Onun için oruç tutmazlar.”
Peki: “Ka’be’nin örtüsüne neden sarılıyorlar?”
“Zira kabahatlılar. Özür diledikleri zatın ellerine, eteklerine sarılmalılar, değil mi? İşte onun için sarılıyorlar.” (21)
Dikkat: Ka’be, dünyamızın kalbidir. O düzelip, onu ehli ele geçirmedikçe dünyamızın düzelmesi de mümkün değildir. Bunu kesinlikle böyle bilmelidir. ***
KA’BE VE HACERU’L-ESVED HAKKINDA HADİSLER
Hadis- şerifte buyrulmuştur ki; “Muhakkak ki Ka’be, süslenmiş bir gelin gibi haşr olup, mahşere gelecektir. Kim onu hac etmişse, onun örtülerine yapışacak, etrafında koşacak; tâ ki cennete girinceye kadar.” (22)
Haceru’l-Esved, ki biz buna Hacer-i Es’ad diyoruz. Zira “Haceru’l-Esved, cennet taşlarındandır. Yeryüzünde ondan başka cennetten gelmiş, hiç bir şey yoktur. Vaktiyle o, su gibi bembeyaz idi. Onu, (şirk ve küfür gibi) cahiliyet pisliği messetmese (ona yapışmasa) idi (kararmıyacaktı). Ona dokunan her hasta (derdinden) kurtulurdu.” (23)
“Hacer-i Esved cennetin beyaz yakut taşlarından biri idi. Onu müşriklerin hataları-günahları kararttı. O, kıyamet gününde Uhud Dağı kadar büyük olduğu halde haşr olacak (Mahşer yerine gelecek), kim onu istilam etmişse (selâmlamışsa), kim onu öpmüşse onlara şahitlik edecektir.” (24)
Hacer-i Esved’i Peygamberimiz (s.a.v.) çok kerre öperlerdi. ***
BİR KISSA
Bir gün Hz. Ömer hem Haceru’l-Esved’i öptü ve hem de “Biliyorum, muhakkak ki sen bir taşsın. Dolayısıyla ne bir menfaat ne de bir zarar verirsin. Eğer Rasûlüllah’ın seni öptüğünü görmemiş olsa idim, ben de seni öpmezdim” dedi. Ve o kadar ağladı ki, elbiseleri ıslandı. Arkasına döndüğünde Hz. Ali’yi gördü ve ona: “Ya Ali! Burada göz yaşı dökülür değil mi? Çünk burada yapılan dualar kabul olunur” dedi.
Hz. Ali de buyurdular ki: “Ya Ömer! Bu taşın faydası da var, zararı da vardır. Çünkü ben Rasûlüllah’tan duydum, buyurdu ki: Ne zamanki Hz. Allah insanlardan âlem-i ervah’ta ahid aldı, o ahdi yazdı ve bu taşın içine koydu. İşte bu taş, mü’minlerin ahidlerine vefa edip, ziyaretine geldikleri için yarın onların lehine, kâfirler de gelmedikleri için ve ahidlerini ifâ etmedikleri için, onların da aleyhine şahitlik edecektir...” (25) ***
HACER-İ ES’ADIN KA’BE’YE YERLEŞTİRİLMESİ
Peygamberimiz (s.a.v.) daha henüz Rasûl olarak gönderilmeden önce, Mekke’de bir sel felaketi olmuş ve bu felaketten hem Ka’be hem de Hacer-i Es’ad zarar görmüştü. Bütün Kureyş toplandılar ve Ka’be’yi yeniden tâmir ettiler. Tâ ki Ka’be’nin temellerine kadar indiler ve temel taşını bir küskü ile hareket ettirince, Mekke sallanmaya başladı, artık bundan ötesine izin olmadığını anlayıp, onun üzerine Ka’be’yi yeniden inşa ettiler.
Artık sıra Hacer-i Es’ad’ı yerine koymaya gelmişti. İşte o zaman aralarında kıyamet koptu. Çünkü Ka’be’nin o günki dört büyük kabilesi de bu şerefli vazifenin kendi hakları olduğunu iddia ediyordu. Bunun için evvela kavga ettiler, sonra da evlerine koşarak evlerinde biriktirdikleri kan çanaklarına ellerini soktular ve bu işi artık kan temizler diyerek, kılınçlarına sarılıp bu yolla halletmek üzere dört bir taraftan Ka’be’ye koştular.
İşte tam o sırada Peygamberimiz (s.a.v.) göründü. Onu gören kabileler bir şokla uyanmış gibi hep beraber, “Bak Muhammedü’l-Emin geliyor! O aramızda hakem olsun” dediler. Ve bunda ittifak ettiler. Peygamberimiz hemen bir yaygı (kilim) getirmelerini emretti. O yaygıya mübarek elleriyle Hacer-i Es’ad’ı koydu ve her bir kabilenin ileri gelenlerini yaygının birer ucundan tutturarak mübarek taşın konulacağı yere kadar kaldırttı. Ve yine mübarek elleriyle o mübarek taşı yerine koydu. Böylece hem mübarek taş pis olan müşriklerin eliyle yerine konmamış, hem de Harem’de akacak kana dur denmiş oldu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi) ***
KA’BE’DE MÂLÂYANİ
“Artık hacda cinsi münasebet, fisk u fucûr ve cidâl (günah işlemek ve kavga etmek) yoktur.” (26)
Veheb b. el-Verdi buyuruyor ki: “Bir gece Ka’be örtüsüne sarılmış, münacatla meşgul idim. Ka’be’den şöyle bir ses işittim: 'Sana şikayet ediyorum, ya Rabbi! Sana şikayet ediyorum, ya Cibril! Eğer şu etrafımda ve tavafta olan insanlar, konuşmağı, lağv ve levhi, (lüzumsuz, faydasız, boş konuşma ve davranışları) terk etmeyecek, ibadete dönmeyecek olurlarsa, param parça olacağım. Ve her bir taşım bidayette-başlangıçta nereden gelmiş ise, oraya dönecektir” diyordu. (27)
“Kim hac eder, hacda cimâda bulunmaz, fisk u fücurla (günahlarla) meşgul olmaz (hakkıyla hac ederse) annesinden doğduğu gün gibi tertemiz, memlektine döner.” (28) ***
HACILIĞIN VE MÜCAVİRLİĞİN AĞIR ŞARTLARI
Aliyyü’l-Havas Hazretleri hacca gitmek isteyen âlimlerden birine diyor ki:
“Ey kardeşim! Hacdan sonra Mekke veya Medine’den birinde sakın mücavir olarak kalayım (orada ikamet edip komşu olayım) deme! Çünkü sen, oraların hakkını ödemekten âciz kalırsın ve halin şu darb-i mesele (örneğe) döner. ‘Hacca bir heybe günahla gitti, bin heybe günahla döndü’ demişlerdir.
O âlim: “Peki orada mücavir kalmanın şartları nedir?” diye sordu.
Aliyyü’l-Havas da mücavirliğin şartlarını şöyle sıraladı:
a) Orda kalırsan, asla yemek hazırlığı yapmayacak, para da biriktirmeyeceksin. Çünkü orada Rasûlüllah öyle yaptı, öyle yaşadı.
b) Gece veya gündüz aç yatıp kalkan tek bir fert biliyorsan veya görüyorsan, sen de asla karnını doyurmayacaksın.
c) Eski elbiselerin varken, yenilerini giymeyecek, bilakis onları satıp paralarını fakirlere ikrâm edeceksin.
d) Orada kaldığın müddet içinde işini, eşini, asla düşünmeyecek ve Allah’ın huzurunda olduğunu asla unutmıyacaksın!
e) Orada sanki Hz. Allah senden, senin kalbini almış gibi sen sadece ona bağlı yaşıyacaksın.
f) Orada kaldığın müddetçe asla rızık, yiyecek endişesi taşıyıp, Razzak olan Allah’ı unutmıyacaksın.
g) Orada kaldığın müddet içinde, değil bilfiil, hayâl ve hatır bakımından bile günah işlemeyi düşünmeyeceksin. Çünkü orada yaşayan Rasûlüllah bu şartlar içinde yaşamıştır. Onun sünneti budur. (29)
İbnü Abbas Hazretlerine: “Neden Taif’te kalıyor da, Mekke veya Medine’de kalmıyorsunuz?” denilince, “İnsanlara ve nefsime zulm etmekden emin olamıyorum da ondan” buyurmuş. Sonra da: “Mekke’nin dışında fiilen işlenen isyanın cezası ile (buraya dikkat!) Haremeyn’de zihinden geçenin günahı eşittir” buyurmuş.
Bunun için Hz. Ömer halifeliğinde, hac vazifesi bitti mi, eline bir sopa alır, Mekke’yle Medine’nin dışından gelenleri sürüp çıkarır idi. (30) ***
KA’BE’DE BİR ÂŞIK KÖYLÜ
Şeyh Şibli Hazretleri anlatıyor: Bir gece tavaf edeceğim zaman, Ka’be’nin Rükn-i Yemani kısmında birilerini gördüm ve ben de arlarına karışıp tavafa başladım. O esnada bir köylü gördüm. Rükn-i Yemani köşesinde durmuş, ellerini açmış şöyle yalvarıyordu: “Ya Rabbi! Kaç kere senin bu evine geldimse de, hep mahrum döndüm. Acaba benim seni sevdiğim gibi sen de beni seviyor musun? Yoksa sevmiyor musun? Bunu bu defa bana bildirmeden buradan ayrılmıyacağım ya Rabbi!”
Şibli Hazretleri diyor ki: O anda Rükn-i Yemani’den bir elin çıktığını ve o el üzerinde şöyle yazıldığını gördüm: “Seni ben ezelde sevdim, şimdi de seviyorum.” Köylü elini uzatıp o elin içine elini koydu, yüzünü Rükn-i Yemani’ye (Ka’be’ye) döndü, yanına gittim, ruhunu teslim etmiş idi. Alnında ise, bir yeşil hat ile şöyle yazılmıştı: “Seni seçtim ve sevdim. Halen de seviyorum. Seninle ben ahd-i evvel üzereyim.” (31)
İbrahim bin Ethem Hazretleri, tâcını-tahtını Allah aşkına terk eden bu Sultan; günlerce yaya yürüyerek, gözyaşlarını sel ederek, nihayet Ka’be’nin kapısına geliyor ve Allah’a şu mealde iltica ediyor:
Âsi kulun sana evine geldi Allah’ım! Günahlarını i’tiraf edip, sana yalvarıyor Allah’ım! Eğer onu afv edersen, elbette bunu yaparsın. Eğer sen afv etmezsen, bana kim merhamet eder Allah’ım? Sonra da secdeye kapanıyordu... ***
SURET-İ KA’BE, HAKİKAT-İ KA’BE
“Bir Suret-i Ka’be, bir de Hakikat-i Ka’be vardır.
Hakikat-i Ka’be, ma’bûdün bi’l-hak olan bizzat Hz. Allah’tır.
Mevcut Ka’be ise, Suret-i Ka’be, Halef-i Ka’be’dir.
Bizler, emrolunduğumuz için, emre binaen ona döner ve onun etrafında tavaf eder, döneriz. Yoksa ibadet etmek için değil, biz ibadetimizi ancak Allah’a yaparız.” (Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh) ***
SON SÖZ
- Ey hacılar! İhram giymek üzere elbiselerinizden soyunurken, günahlardan soyulduğunuzu ve Allah’ın huzuruna ihram gibi bir kefenle gideceğinizi düşünün! Unutmayın!
- Ey hacılar! Ka’be’ye ulaşınca, şükredin. Secdeye kapanın veya ellerinizi açarak dinimiz, milletimiz, memleketimiz için namus ve iffetimizin kurtulması için yalvarınız.
- Ey hacılar! Arafat’a çıkınca, orada tecelli edecek İlahi rahmeti düşünün. Rasûlüllah’ın Veda Hutbesi’ni hatırlayın. Kendinizi iyi hazırlayın. Ve orada çok çok gözyaşı dökün. Bilin ki orada Rasûlüllah’ın altındaki deve (Kusva) bile dayanamamış, ağlamıştı.
- Ey hacılar! Medine’de Ravza’nın kubbesi görününce artık oturmayın, dedi-koduyu kesin, Bâbü’s-Selâm’dan şefaat ya Rasûlellah! diye diye gözyaşları içinde Rasûlüllah’ın huzuruna varın.
- Ve ey hacılar! Ne olur, sizden ricamızdır, sakın gittiğiniz gibi geri gelmeyin. Zira bugün bu millet ne çekiyorsa, onun büyük kısmını da zengin hacı kimselerin şuursuzluğundan, vurdumduymazlığından, bana neciliğinden, bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesinden çekiyor, bunu unutma! Uyan, uyan ve öyle geri dön!
Nitekim Peygamberimiz yukarda da arz ettiğimiz bir hadisinde, “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, ümmetimin zenginleri, hacca turistlik gezi yapmak için, orta hallileri ticaret yapmak için, kurraları (âlimleri) duysunlar, desinler (riyakârlık-gösteriş) için, fakirleri de dünyalık isteyip (zengin olmak için) hacca gidecekler ve hiç birinin niyeti Allah rızası olmayacak” buyuruyor. (32)
Ey hacı kardeşim! Kendine dön ve sor! Bu dört sınıftan birine dahil miyim, yoksa bunlardan hariç, sırf Allah için haccedenlerden miyim, diye... (33)
Rabbim bizleri ve topyekün Ümmet-i Muhammed'i, hac dahil bütün ibadet-taat ve hizmetlerde, sadece rızasını gaye edinip onu hedefleyen kulları arasına ilhak eylesin.
DİPNOTLAR (1) Âli İmran, 3/97 (2) el-Bakara, 2/196 (3) el-Ankebut, 29/67) (4) el-Kasas, 28/57) (5) Hadis-i Kudsi, Nesâihu’l-İbad kenarı, S. 34 (6) Riyazu’s-Salihin, Hac Bahsi, Hadis No: 1270 (7) el-Gazali, İhya, C. 1, S. 264 (8) Riyazu’s-Salihin, C. 2, S. 522 (9) Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c.17 Had. No: 6878 (10) Mehmed Fevzi, İyanü’l-Mesalik fî Beyani’l-Menasik (11) Âli İmran, 3/96-97 (12) el-Hac, 22/29-33 (13) el-Bakara, 2/127-128 (14) el-Hac, 22/26 (15) el-Hac, 22/27-30 (16) el-Bakara, 2/197-200 (17) el-Bakara, 2/158 (18) el-Hac, 22/36 (19) el-Maide, 5/2 (20) el-Maide, 5/95-97 (21) Levâkihu’l-Envar, S. 290 (22) el-Gazali, İhyau Ulûm (23) Muhtaru’l-Ehadis, Hadis No: 537; bkz İmam Ahmed, Müsned, 1, 307 (24) Muhtaru’l-Ehadis, Hadis No: 538 (25) el-Gazali, İhya, C. 1, S. 249 (26) el-Bakara, 2/197 (27) el-Gazali, İhya, C. 1, S. 250 (28) Riyasu’z-Salihin, C. 2, S. 521 (29) İmam Şa'ranî, Levakihu’l-Envar fî Tabakati’l-Ahyar, S. 91 (30) İmam Şa'ranî, Levakihu’l-Envar fî Tabakati’l-Ahyar, S. 91 (31) Altıparmak Peygamberler Tarihi, S. 25 (32) Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî, Ramuzu’l-Ehadis, S. 503 (33) el-Mevâizu li’l-ihvân, min Şuabi’l-İman, gayr-i matbu
|
Tarih: 23:08, 26/11/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İbrâhim aleyhisselâmın ezeldeki nezri
Halis ECE
İbrâhim aleyhisselâmın ezeldeki nezri
Nakşî yolu Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretlerinden kurbanla alakalı bazı anetdotlar:
“İbrâhim aleyhisselâm, oğlu Hz. İsmâil'i kurban etmek gibi büyük bir imtihana tâbi tutulmuştur. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fütûhât'ında ve daha birçok ekâbir küşûfât-ı sahîhalarında, bu imtihanı şöyle îzah etmişlerdir:
İbrâhim aleyhisselâm, tâ âlem-i ezelde, kendisine bir evlat verildiği takdirde, onu rızâ-yı İlâhî için kurban edeceğini nezr etmiş. Bu nezrini âlem-i dünyada tekrarladıktan sonra aradan geçen zaman içinde unutmuş. Hazret-i Mevlâ da kendisini rüyâ vâsıtasıyla îkaz buyurunca, oğlu İsmâil'e hitâben;
‘— Ey yavrum! dedi. Ben rüyâmda görüyorum ki, seni kesiyorum. Bak artık, sen ne dersin?
Oğlu İsmâil de;
— Ey babacığım, ne emrolundunsa yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulacaksın, dedi.’ (es-Sâffât, 102)
— ‘Muhakkak ki bu, açık bir belâ ve parlak bir imtihandır.’ (es-Sâffât, 106)
Ey 20. asrın insanları!
Vahşet devri diye vasıflandırılan o asırlarda, bakınız itâat-i İlâhîde olan mü'minler ne kadar medenî imişler. Şimdi böyle bir baba ve böyle bir oğulu nerede bulabilirsiniz?” ***
KURBAN BÜYÜK BİR İMTİHANDIR
“Kurban, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına büyük bir imtihânıdır.
Bu imtihanların en büyüğünü de enbiyâ-yi izâm vermiştir.
Bütün nebîlerin verdiği imtihanların en muazzamını da Resûlüllah Efendimiz vermişlerdir. Nitekim İbrânim aleyhisselâmın bu imtihânına mukâbil Peygamber Efendimiz'in de, hânedân-ı Resûlüllah'tan 170 kişinin şehit olacağını bilmesi ve onların şehâdetini kabul etmesi ki; bu bir ‘sırr-ı kader’ işi olup, belki onların ‘Makâm-ı Mahmûd’da ve maiyyet-i Hazret-i Resûlüllah'ta bulunabilmeleri için olmuştur.” ***
MU‘CİZE-İ HABERİYE
“Hakikaten biz sana kevseri verdik.” (Kevser sûresi, 1)
“Bu sûre-i celile, bir mu‘cize-i haberiyedir. Çünkü Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
O zaman Resûlüllah Efendimiz'in etrafında toplanan Müslüman-lar'ın sayısı, 40 kişiden ibâret idi.
Daha ne ilim çokluğu, ne ümmetin çokluğu, ne de feyzin çokluğu vardı. Hiçbiri mevcut olmadığı halde Cenâb-ı Hakk'ın, ‘Verdik’ buyurmasının sebebi, tahakkuk-ı vukûuna binâen (mutlaka olacağı için)dir.” ***
ŞEHÂDETTEN BÜYÜK BAYRAM OLUR MU?
“Hazret-i Hüseyin (r.a.), Kûfe'ye hareket edeceği zaman rüyâsında kardeşi Hazret-i Hasan (r.a.)'ı gördü.
Hazret-i Hasan,
— Ey birâderim! Sen, Kûfeliler'in ecdâdımıza ne yaptıklarını bilmiyor musun? Sanki bayrama gidiyor gibi, en güzel elbiselerini giymişsin! deyince, Hazret-i Hüseyin,
— Ben şehit olmaya gidiyorum!.. Bundan büyük bayram olur mu? karşılığını vermiştir.” ***
ŞEHİTLERİN TEMENNÎLERİ
“Kıyâmet gününde şehitlere ne istedikleri sorulunca,
“— Yâ Rabbi, biz şehit olurken o esnada senin Cemâl-i İlâhî’ni müşâhede ettik. Bizi tekrar dünyaya gönder de yeniden şehit olalım, Cemâl-i İlâhî’ni bir daha müşâhede edip gelelim” derler.
Çünkü şehâdet zamanında aldıkları lezzeti hiçbir yerde bulamazlar. O tadı unutamadıkları için [tekrar tekrar] dünyaya gelip hiç durmadan şehit olup gitmeyi isterler.
Şehitlik çok büyük bir mertebedir. Bittabiî bu, i‘lâ-yi kelimetullâh ve harb-i mânevî uğrunda şehit olan ehl-i îman içindir.” ***
KURBANLAR DA ŞEHİTTİR
“Kurbanlık hayvanlar da şehittir. Çünkü onlar, Allah Teâlâ'nın emrine boyun eğerek kesilirler.
Hayvan kesileceğini bilir; Mevlâ ona ilhâm eyler. Onun için kesmeden önce onu hırpalamamalı; bilhassa kesileceği yere götürürken sürüklememelidir. Çünkü bu eziyettir. Ona eziyet ise haramdır.
Hayvanı keserken, canı çabuk çıksın diye iliklerini dahi kesmek doğru olmaz. O hayvan bizim için canını fedâ ediyor. Ne mutlu ona!.. Keşke onun yerinde biz olsaydık. Yani onun gibi Allah yolunda biz de can verseydik...”
|
Tarih: 00:46, 5/11/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
KURBAN KESMEK KİMLERE VACİPTİR?
Halis ECE
K u r b a n
KURBAN KESMEK KİMLERE VACİPTİR?
Yaklaşan Kurban Bayramı münasebetiyle mü’minler, vaziyetlerini mutlaka bir gözden geçirmeli... Kurban kesip kesemeyeceği hususunu netliğe kavuşturmalıdır. Elbette kurbanı zengin Müslümanlar kesecektir; ancak, bu zenginliğin ölçüsü nedir? Bunu bilmemiz lâzım.
Kurban kesmek; kurban bayramı günlerinde hür, mukim (seferî olmayan), akıllı ve büluğ çağına erişmiş, Müslüman ve aslî ihtiyaçları ile borçlarından başka –üreyen olsun olmasın– en az 200 dirhem (560 gr.) gümüş veya yaklaşık 85 gram altın ya da bunun değerinde paraya yahut mala sahip bulunan kimselere yani sadaka-i fıtır vermekle mükellef bulunanlara vaciptir. Zekâtta olduğu gibi bunun üzerinden belirli bir zaman geçmiş olması gerekmez. Bu miktarın sadece kurban günlerinde elde bulunması yeterli görülür. Bir başka ifadeyle; kurban için zenginin serveti üzerinden sene geçmesi şart değildir. Bayramın üç gününden birinde kurban kesecek maddî imkân eline geçen Müslümana, hemen o gün kurban kesmek vâcip olur. Zekâtla kurban arasındaki farklardan biri budur. Aslında bu mevzuda sözü uzatmaya gerek yok. Kısaca diyebiliriz ki; borcu olmayan bir mü’min, kurban kesmesi hâlinde geçimine bir sıkıntı gelmeyecek, normal ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmayacaksa, kurban kesmeli... Hem kendi âile fertlerine, hem de etraftaki konu-komşuya ikrâmda bulunmalıdır. Şayet elinde fazladan imkân yoksa, ya da borçlu ise zaten kurbanla mükellef olmaz. Ama buna rağmen kıt-kanaat biriktirmek suretiyle elde ettiği mütevâzi imkânlarıyla kurban kesmek isterse, elbette ki kesebilir. Böylece çevresine fedâkârlık ve cömertlik örneği sergilemiş, imkân sahibi olduğu halde kurban kesmekten kaçınanları teşvik etmiş olur.
Unutulmamalıdır ki; iktisadî vaziyeti müsait olduğu halde kurban almaktan imtina‘ edenleri Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Bir kimse mâli bakımdan imkân bulur da kurban kesmezse, sakın bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (1) buyurarak îkaz ve irşad etmişlerdir.
Görüldüğü üzere bu hadîs-i şerifte;
1. Kurban kesmeye gücü yeten kimsenin bunu terk etmesi hâlinde cemaatin (topluluğun) içine çıkamayacağı uyarısı ile, bu kötü örnekliğin cezasını tek başına kalarak çekmesi ihtar edilmektedir.
2. Hâl böyle olduğuna göre kurbanınızı kesin, namazgâha çıkın, din kardeşlerinizle müşterek sevincinizi paylaşın, ayrı duruma düşmeyin, yoksulları gözetin îkazına kulak verin denilmektedir.
Hanefî mezhebine göre kurban vâciptir. Kurban kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A‘zam ve İmam Ebû Yûsuf'a (rahımehümallâh) göre akıl ve bülüğ şart değildir. O bakımdan zengin olan çocuğun veya mecnunun malından velîsinin kurban kesmesi lâzımdır. Bu çocuk veya mecnun, o kurbanın etinden yer, geri kalanı da elbise gibi aynından istifade edecekleri bir şey ile değiştirilebilir. (2)
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise sünnet-i müekkededir. Hanbelîler’e göre, ödeme imkânına sahip olan kimse, borç ederek de olsa, kurban parasını temin edebiliyorsa, kurban kesmeye muktedir sayılır. (3)
Hanefîler’e göre aile içinde bulunan fertlerden mâli vaziyeti müsait olan herkesin kendi adına kurbanını kesmesi veya kestirmesi îcap eder. Yoksa bir evden bir kişinin kurban kesmesiyle borçtan kurtulmuş olmazlar.
Velhâsıl kurban ibâdeti; mü’min için Hak yolunda fedakârlığın bir alâmeti, Allah Teâlâ’nın verdiği nimete karşılık bir şükür ifadesidir. Bunun neticesi de, âhirette sevâba ve rızâ-i İlâhi’ye nâiliyet, dünyada ise bir takım felâket ve belâlardan korunup muhâfaza olunmaktır. Bu dünyevî ve uhrevî mükâfatlara kavuşabilmek için, kurbanımızı ihmâl etmememiz gerekiyor.
***
KURBANIN RÜKNÜ
Kurbanın rüknü; yani bu ibâdetin tam ve sahih (geçerli) olması için yerine getirilmesi gereken şart, kurbanlık hayvanı boğazlayıp kanını akıtmaktır. Bu olmadıkça kurban vecîbesi yerine getirilmiş olmaz.
Bu sebeple kurbanlık hayvanın, kesilmeksizin yoksullara tasadduk edilmesi câiz değildir. Fakat alınan kurbanlık hayvan, herhangi bir sebeple kesilemeden bayramın üçüncü günü güneş batmış olsa, artık bunun diri olarak tasadduk edilmesi gerekir. Çünkü kan akıtma işi, tasadduka intikal etmiş (dönüşmüş) olur. Bunun etinden sahibi yiyemez. (4)
***
HANGİ HAYVANLARDAN KURBAN KESİLEBİLİR?
Kurbanlar yalnız koyun, keçi, deve ve sığır cinsi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır nev‘inden sayılır. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. Bununla birlikte koyun cinsinin erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe müsâvi olsalar, dişisini kurban etmek daha faziletlidir. Yine devenin veya sığırın erkeği ile dişisi et yahut kıymet bakımından aynı olurlarsa, dişisinin kurban kesilmesi daha faziletlidir. (5)
Yaban sığırı, geyik gibi yabânî hayvanlar ile tavuk, horoz, kaz gibi evcil hayvanlar kurban edilemezler; tahrîmen mekruhtur. Yani bu hayvanlardan herhangi birini kurban niyetiyle kesen kişi, harama yakın bir çirkinlikte iş yapmış olur. Çünkü bunda, Mecûsîlere bir benzeyiş vardır. (6)
Diğer yandan ne Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den ve ne ashâb-ı kiramdan bunların dışında bir hayvanı kurban ettiklerine dair bir haber de nakledilmemiş... Hele de balığın kurban edildiği garâbetine hiçbir devirde rastlanmamıştır.
Koyun ve keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar altı aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli olmalıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki, “Koyun cinsinden kurban olarak cezea yeterlidir.” (7)
“Cezea”, bir yaşını tamamlamış koyun mânâsına geldiği gibi, altı ayını doldurmuş, fakat bir yaşındaki koyunlar kadar gösterişli olan kuzuyu da ifade eder. Cezea; sığır nev‘inde üç, deve cinsinde beş yaşına basmış hayvan demektir. (8) Bu sebeple deve en az beş yaşını, sığır iki yaşını bitirmiş olunca kurban edilebilir.
Bir koyun veya keçi yalnız bir kişi için kurban kesilebilir. Bir deve veya sığır ise birden yedi kişi adına kadar kesilebilir. Nitekim Hz. Câbir'den (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hudeybiye’de Resûlüllah (s.a.v.) ile birlikte kurban kestik. Deveyi de sığırı da yedi kişi için kestik.” (9) Ancak ortaklardan her birinin Müslüman olup, bu hayvanın yedide birine mâlik bulunması ve kendi hissesini Allah rızâsı için kesecek olması şarttır.
***
KURBANIN HÜKMÜ
Kurban bayramında, Allâh’a yaklaşmak niyetiyle kurban kesmek, Hanefîler’e göre hür, mukim, Müslüman ve zengin olan kimselere vâciptir. Zenginden maksat; temel ihtiyaçları dışında üreyici olsun veya olmasın, nisap miktarı mal yahut paraya sahip olmaktır. Bu da fitre nisâbıyla aynı olup, üzerinden bir yıl geçmesi şartı da aranmaz. Yani bayram sabahı 200 dirhem (560 gram) gümüş veya bunun karşılığı olan para yahut ticaret malına sahip bulunan kimseye kurban kesmek vâcip olur.
Hanefîler’in, kurbanın vâcip oluşu hususunda dayandıkları deliller şunlardır: Kur’ân-ı Kerim’de, “Rabbin için namaz kıl, kurban kes”(10) emri, amel bakımından “vücub” ifade eder. Çünkü sadece Resûlüllah (s.a.v.)’a mahsus olduğu belirtilmeyen emir, ümmetini de içine alır. Ancak âyette cemi‘ sîgasının bulunmayışı, delâlette zan meydana getirdiği için kurbanın hükmü farz değil, vâcip derecesindedir. Bu âyet-i kerimenin yanında diğer bazı hadîs-i şerifler de kurbanın bu hükmünü kuvvetlendirmektedir. Resûlüllah (s.a.v.), “Kurban kesiniz. Şüphesiz bu, babanız İbrâhim'in (a.s.) sünnetidir” (11) buyurmuştur. Burada Peygamber Efendimiz, kurban kesmeyi emretmiştir. Mutlak emir sîgası ise, amel bakımından vâcibi ifade eder. Keza şu hadîs-i şerif de kurbanın vâcip olduğu hükmünü teyit eder: “Kim genişlik ve imkân bulur da kurban kesmezse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” (12) Böyle bir tehdit, ancak vâcibin terki hâlinde bahis mevzuu olur. Diğer taraftan bazı hadîs-i şeriflerde, kurbanın ümmet için sünnet olduğunun belirtilmesi, vâcip oluşuna mâni teşkil etmez. Çünkü sünnet; yol, gidiş mânâlarına da gelir.
Kurban kesmek, Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre müekked sünnettir. Gücü yetenin onu terketmesi mekruhtur. Şâfiîler’e göre, kurban kesmek, tek başına olan kimse hakkında aynî sünnettir. Eğer âile fertleri birden fazla ise kifâî sünnet olur. Dolayısıyla âile fertlerinden herhangi birisi bunu yerine getirecek olursa, hepsi için yeterli olur. (13)
Şevkânî Muhammed bin Ali rahımehüllah (v. 1250/1834), kurbanın sünnet olduğunu kabul edenlerin dayandığı hadîs-i şeriflerin tenkidini yaptıktan sonra şöyle demektedir: Bu hadislerden hiç biri delil olarak ileriye sürülecek kuvvette değildir. (14)
***
SEVÂBINI ÖLÜYE BAĞIŞLAMAK ÜZERE KESİLEN KURBAN
Hanefîlere göre bir kimse, kendi parasıyla alıp sevâbını ölmüş bir yakınına veya herhangi bir mü’min kardeşine bağışlamak üzere bayram günlerinde veya sair günlerde kurban kesebilir. Kişi, kestiği bu kurbanın etinden kendisi yiyebildiği gibi, başkalarına da verebilir. Zira kendi kurbanı gibi hüküm alır, sevabı da bağışlanana gider.
Fakat bir kimse vefât eden kişinin, irtihâlinden önceki emri ile, onun adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Zira bu, adak hükmündedir, kesen ve yakını yiyemez. Bunu tam olarak tasadduk etmesi gerekir. (15)
Hâsılı, ebedî âleme göç etmiş mü’minler adına da kurban kesilebilir, sevâbı onlara bağışlanabilir. Bunun da bayram günü, yahut da öncesinde kesilmesi hususunda bir ayrı hüküm yoktur. Her zaman kesilebilir. Nitekim Hunneş (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hz. Ali'yi (r.a.) iki koç keserken gördüm ve ona, ‘Bunlar nedir?’ diye sordum. Hz. Ali, ‘Resûlüllah (s.a.v.) bana, kendisi için kurban kesmemi vasiyet etmişti; işte ben onları kesiyorum’ dedi.” (16)
Şâfiîlere göre, izni olmaksızın başkası adına kurban kesilemez. Vasiyet etmemişse, ölü adına da kurban kesilemez.
KAYNAKLAR (1) İbn Mâce, Sünen, Edâhî, 2; Ebû Dâvud ve Nesâî'nin Sünenleri. (2) Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. İst. 1985, s. 410 (3) el-Cezerî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, ilgili bahis. (4) Ö. N. Bilmen, a.g.e., s. 414, md. 35. (5) el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanayi‘, 5/69,80; el-Meydanî, el-Lübâb, 3/235; İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/226 vd.; Zeylâî, et-Tebyîn, 6/7; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 8/76; Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. s. 410. (6) Ö. N. Bilmen, a.g.e., s. 411. (7) İbn Mâce, a.g.e., Edâhî, 7; İ. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6, 368. (8) eş-Şevkanî, Neylü’l-Evtâr, 4, 350. (9) Müslim, Sahih, Hacc, 352. (10) Kevser suresi, 3. (11) İbn Mâce, a.g.e., Edâhî, 3. (12) İbn Mâce, a.g.e., Edâhî, 2. (13) İbn Kudâme, el-Muğnî, 8, 617. (14) Neylü’l-Evtâr, 4, 341 vd. (15) İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, V, 229. (16) Ebû Dâvud, Sünen, Edâhî, 2.
|
Tarih: 16:10, 4/11/2008 Kategori: Zilhicce Hac Kurban_ |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|

|