...Yiyiniz,İçiniz,İsraf Etmeyiniz,Çünkü ALLAH (c.c) İsraf edenleri SEVMEZ...

HAK YOLCUSU...

Ana Sayfa Profilim Arşiv Blog İşleri




Saatımız kaç



Hakkımda

Salat ve Selam,Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) in ve Bütün Peygamberlerin,Eshabı nın,Hz.Adem'den bu güne kadar yaşamış olan ve yaşamakta bulunan,Başta Salihler olmak üzere,bütün Mü'minlerin üzerine olsun..Kainattaki zerrelerin Rabbimizi tesbih edişlerinin adedince.AMİNN..
Bütün Dünya Benim olsa Gamım Bitmez Nedendir Bu... Taaa Ezelden Beri Gam Turabla Yoğrulmuş Bedendir Bu... Gelen Gider Giden Gelmez iki Kapılı Handır Bu... Sakın insafı Terk etme Makamı imtihandır Bu..(Y.S.S.HAN)..


Kategorilerim



Yazılarım

ikindi çayı sofrası..
Makarna Salatası
Hayırlı Bayramlar..
Gül Börek
Sandaviç Poğaça
Kakoolu Yaş Pasta..
Mantar Kurabiye.
LorluTepsi Böreği.
Eşlerin Birbirinin Kıymetini Bilmeleri
Evliliğin düşmanları


Arkadaşlarım

sumeyye1
blogcuabla
malihaber
vaktivisal
vird
cennetkokusu
1incitanem
ruzun
illedeyemek
sevgialemi
pitircik1984
yermisinyemezmisin
nasibim
annemmutfaktatv
kardelensiz
yasemenlesiniz
hayattasarimi
kadifece
sevgipinari01
yuksektopuklar
busecegunler
hayalimdekiblog
begonviller
2563
yemekyapmali
rufeydem
ssonmektup
allahinadiyla


Dost Siteler

* Bau011flantu0131 bau015flu0131u011fu0131


Ziyaretçilerim





Bannerim




Bağlantılarım



Cimcimem






widgets
Ödüllü BloglarYarisiyor.Com Kampanyasina Katılmak Ücretsiz, Haydi Durma!!!



İmanın ikinci şartı: Meleklere İnanmak

Halis ECE

İmanın ikinci şartı: Meleklere İnanmak


MELEKLERE İMAN


İmanın ikinci şartı meleklerin varlığına inanmaktır. Gerek Kur’ân-ı Kerim’de ve gerekse imanın altı esasının sıralandığı “Âmentü”de Allâh’a inanmanın hemen akabinde meleklere iman zikredilmiştir. Bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmuştur:

“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyâmet gününü inkâr ederse, tam mânâsiyle sapıtmıştır.”(1)

Meleklere iman böylesine önemlidir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların iman esaslarını parçalamak, imanlarına zarar vermek için, belli çevreler tarafından melekler mevzuu zaman zaman kafaları ve gönülleri karıştıracak şekilde istismar edilegelmiştir. Bu sebeple Müslümanların çok önemli bir bölümünün meleklerle ilgili olarak bildikleri hususlar İslâm’ın iman esaslarına uymamaktadır.

Melek denilince, pek çok insanın kafasında, fizikî özellikleri olan bir kadın silueti canlanır. Zira basında-medyada, sinema ve tiyatrolarda, birtakım ticarî ürün reklamlarında ortaya konulan görüntü budur. Meselâ, “Çarli’nin Melekleri” gibi sözler; kadınlara, kadın iç çamaşırlarına, çikletlere müstear isim olarak melek isminin verilmesi gibi... Bütün bunlar, insanların melek inancına da zarar vermiştir, vermektedir. 

***

MELEKLER NASIL VARLIKLARDIR?

Kur’ân-ı Kerim’de ve hadîs-i şeriflerde, üzerinde en çok durulan hususlardan biri de meleklerdir. Kur’ân’ın seksenden fazla yerinde çeşitli kelimelerle meleklerden bahsedilmiştir.

Melek, kelime olarak haberci ve kuvvet mânâlarına gelir, çoğulu melâike’dir. İslâmi ilimler ıstılâhında ise melekler, saf nur’dan yaratılmış(2), ışıktan milyarlarca defa daha rakîk (ince), lâtif varlıklardır. Onların vücudunda, anâsır-ı Erbaa (dört unsur) dediğimiz toprak, su, hava ateş gibi elemanlar yoktur. Bundan dolayı doğrudan gözle görülmezler, beşer aklı da zaten onları görmeye tahammül edemez.

Melekler yemezler, içmezler, uyumazlar, günah da işlemezler; çünkü kendilerinde nefis yoktur. Gıdalarını zikir ve tesbihten alırlar. Erkek-kadın özellikleri yoktur. Yaratılmışların hiçbirine benzemezler. Gerektiğinde değişik tip ve kılığa girip görünebilirler. Zaten peygamberlerden başkasının melekleri yaratıldıkları şekilde yani aslî hüviyetlerinde görmeleri mümkün değildir.

Resûlüllah Efendimiz Cebrâil aleyhisselâmı aslî suretinde gördü, onun altıyüz kanadı vardı.(3) Kendisine zaman zaman insan suretinde de geldiğini kaynaklarımız haber vermektedir... Bu cümleden olarak bazan sahâbeden Dıhyetü’l-Kelbî (r.a.) sûretinde, bazan beyaz elbise giymiş bir a’rabî kılığında, bazan da sıradan bir şahıs hüviyetinde geldiği de olmuştur. Keza silahlı bir asker ve daha değişik kıyafetlerde de görülmüştür.(4) 

***

MELEKLERİN VAZİFELERİ

Melekler akıllı varlıklardır ve her birinin yaratılış vazifeleri vardır. Onlar bu yükümlülüklerini tam ve eksiksiz olarak yerine getirirler. Allâh’a muhtelif şekillerde ibâdet ederler. Süleymen Çelebi merhum, meleklerin değişik tarzdaki ibadetlerini Mevlid’inde şöyle dile getirir:

Kimi kıyamda kimi kılmış rüku’,
Kimi Hakk’a secde kılmış bâ-huşu’.


Bazıları da “tesbih” ederler, mü’minler için mağfiret dileğinde bulunurlar. Bu husustaki bir âyet şöyledir: “… Melekler Rablerine hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret (bağışlanma) diliyorlar…”(5)

Bazı melekler de saf saf olup namaz kılarlar, Allâh’ın kitabını okurlar, zikrederler.(6)

Yine Kur’ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde bildirildiğine göre, melekler biz mü’minler için duâda bulunmakta, duâlarımıza “âmîn” demekte, cemaatle kıldığımız namazlara, yaptığımız zikirlere iştirak etmekte, ilim meclislerimize katılmakta, bereketlerin intikallerini yani bir yerden başka bir yere geçmesini temin etmektedirler.

Kısacası, her hayırlı işimizde, iyi şeyler için teşebbüslerimizde, melekler ordusu yanıbaşımızda hazır bulunmaktadır.

***

İNSAN VÜCUDUNDA VAZİFELİ MELEKLER

Her insanın vücudunda vazifelendirilmiş ve ona yardımcı olan üçyüz seksendört adet melek vardır.

Bunlardan on altısı “Hafaza melekleri”dir. Hafaza melekleri devamlı olarak insanlarla beraber bulunurlar; onları şeytanların şerrinden-zararlarından korumakla vazifelidirler. Kur’ân-ı Kerim’de bu husus şöyle beyan olunmuştur:

“Muhakkak ki üzerinizde koruyucu melekler vardır.”(7)

İki tanesi, insanın sağ ve sol omuzlarında gene sürekli olarak bulunan ve amellerini tesbit eden, yazan “Kirâmen kâtibîn” melekleridir. Bunlarla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de şu açıklamaları görüyoruz:

“İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”(8) “Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır. Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler (eksiksiz olarak yazıp tesbit ederler).”(9)

İki melek de insana def’-i hâcet yaptırmakla memurdur.

Buraya kadar saydıklarımızın toplamı yirmi eder. Geriye kalan 364 melek ise, insan vücudunda bulunan 364 mafsal (eklem) kemiğini tutmakla vazifelidirler. Bu meleklerden birisi, şayet tutmuş olduğu mafsalı bırakmış olsa, o mafsal görevini yapamaz hâle gelir. Bilindiği gibi bu duruma felç diyoruz.

Def’-i hâcet yaptırmakla vazifeli olan melekler, o işi tenezzülen (alçakgönüllülük göstererek) kabul ettikleri için, dereceleri diğerlerinden üstündür. Bu sebeple, ihtiyacımızı giderip tuvaletten çıktıktan sonra, mutlaka, “el-Hamdü lillâhillezî ezhebe anni’l-ezâ ve âfânî min zâlik”(10) diye duâ etmek lâzımdır. Buna devam edenler, prostat dahil, birçok hastılıktan uzak olurlar. Zaten hastalıkların, rahatsızlıkların pek çoğu Resûlüllah Efendimizin sünnetlerine uyulmadığı, onlara aykırı hareket edildiği için meydana gelmiyor mu? Çare; hayat tarzımızı İslâm’ın âdâbına, Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine uygun hâle getirmeye gayret göstermekten geçiyor.

***

BULUNDUKLARI YERE GÖRE İSİM ALAN MELEKLER

Meleklere, bulundukları yerelere, yaptıkları hizmete göre de isim verilir.

Meselâ gökte bulunanlara, semâ melekleri; yeryüzünde vazifeli olanlara, arz melekleri; Arş-ı a’zamı yüklenmiş bulunanlara, hamele-i Arş denilmekte; cennetin hazînedârı olan meleğe Mâlik, cehennemde vazifeli bulunan on dokuz meleğe Zebâni adı verilmektedir.

Meleklerin adedini Allah’tan başka kimse bilmez. Dinî kaynaklarımızda, her yağmur damlasının, kar tanesinin bile bir melek tarafından indirildiği bildirilmiştir.

***

DÖRT BÜYÜK MELEK

1. Azrâil(11):

“Melekü’l-mevt” (ölüm meleği) de denilen Azrâil aleyyhisselâm ve emrindeki melekler, ömrü sona eren canlıların ruhlarını almakla vazifelidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: (Resûlüm) de ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”(12)

2. Mikâil(13):

Kâinatta meydana gelen hâdiseleri idare ile görevlidir. Yağmurların yağması, rüzgârların esmesi gibi hizmetlere memur edilmiştir.

3. İsrâfil(14):

Kıyâmetin kopması ânında ve insanların tekrar dirileceğinde Sur’a üfleyecek olan melek. Bununla ilgili bir âyette şöyle buyrulmuştur: “Sur’a üflenince, Allâh’ın diledikleri müstesnâ olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra ona bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklardır.”(15)

Hâsılı;

Allah Teâlâ, hesapların görülmesi için çürümüş kemikleri, yırtılmış ve parçalanmış derileri, kopmuş saçları bir araya toplayacaktır. “Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi gözleri düşkün (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler, ‘Bu, çok çetin bir gündür!’ derler.”(16)

4. Cebrâil(17):

Vahiy meleğidir. Allah Teâlâ ile peygamlerleri arasında vâsıtadır. Peygamberleri ve ashâbını destekler, azâbı hak eden toplulukları helâk eder. Bu hususla ilgili bir âyet şöyledir: “O zâlimleri de korkunç bir ses yakaladı ve yurtlarında dizüstü çökekaldılar!” Burada geçen “korkunç ses!”, Cebrâil aleyhisselâmın bağırması idi.(18)

Bu dört büyük melek aynı zamanda meleklerin peygamberleridirler. 

***

KABİRDEKİ SUAL MELEKLERİ

Dünyadan âhirete geçiş kapısı olan kabirde, insanlar iman açısından sorgulanacaktır. Bu sorgulamayı yapan meleklere de Münker ve Nekir melekleri denir.

İsmâil Hakkı Bursevî (k. s.) hazretleri anlatıyor:

“Rivâyet edildiğine göre bir adam, İmam Ömeru’n-Nesefî (rh.) hazretlerini vefâtından sonra rüyasında gördü ve ona sordu:

- Münker ve Nekîr’in sualleri nasıl geçti?

Bu soruya Hazret-i İmam şu cevabı verdi:

- Allah Teâlâ rûhumu iâde ettikten sonra Münker ile Nekîr bana, kabir suallerini sormaya başladılar. Ben onlara dedim ki: “Suallerinize nesir hâlinde mi, yoksa nazım (şiir) olarak mı cevap vereyim?”

Onlar:

- Cevaplarını şiir hâlinde söyle, dediler.

Bunun üzerine ben onlara şu şekilde cevap verdim:

‘Rabbiye’llâhü lâ ilâhe sivâhü
Ve nebiyyî Muhammed Mustafâhü
Dîniye’l-İslâmi ve fi’lî zemîmün
Es’elü’llâhe afvehû ve atâhü’


Meâli: Rabbim Allah’tır, ondan başka ilah yoktur. Nebîm (peygamberim) Hz. Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.). Dînim İslâm’dır, fiillerim ise çok çirkin!.. Onun için ben, Allah’tan (c.c.) af ve atâsını (lûtfedip bağışlamasını) istiyorum.

Bundan sonra adam uykusundan uyanır ve bu mısra’ları ezberlediğini görür.”(19)

Cenâb-ı Mevlâ-yi zû’l-Celâl’den niyâzımız; bizlere de, Münker ve Nekîr’in suallerine sühûletle cevap verebilmeyi nasip eylesin. Âmîn...

İmanın diğer şartları gibi, melek inancımızın da düzgün ve sağlam olması gerekir. Bu da doğru bilgi ve sahih bir imanla olur. Bunları elde etmenin de yolu, Ehl-i Sünnet âlimlerinin eserlerine müracaat edip onların ortaya koyduğu düsturlara uymaktır.

***

Dilerseniz bu mevzûdaki son sözü, diğer birçok mevzûda olduğu gibi, gene İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerine bırakalım ve ona kulak verelim.

MELEKLER, İKRÂMA MAZHAR OLMUŞ KULLARDIR

“Melekler, elçilik vazifesi ve Allâh’ın (c.c.)
vahyini tebliğ etme makam ve rütbesi ile şereflenmişlerdir. Onlar, aldıkları bütün emirlere derhal uyarlar; kat’iyyen isyan etmezler, Allâh’a itaattan ayrılmazlar.

“Melekler yemezler, içmezler, giymezler... Kadınlık veya erkeklikle de vasıflandırılamazlar. Onlarda doğmak, nesil meydana getirmek yoktur. İlâhî kitapların ve sayfaların hepsi, melekler vâsıtasiyle inmiştir. Onlar, emânetleri yerine getirmekteki doğrulukları sebebiyle korunmuş ve muhâfaza altında kalmışlardır.

“Meleklere inanmak, dînin inanılması zarûri olan şartlarındandır. Onları tasdik etmek, İslâm’ın farzlarındandır.

“Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğuna göre, insanların havâs zümresi
(seçkinleri) meleğin havâs zümresinden daha faziletlidir. [Peygamberleri de yine meleklerin peygamberlerinden üstündür.]
Çünkü beşerin kemâle erip olgunlaşması esnasında bir çok engel mevcuttur, insan bunları aşarak Hakk’a vâsıl olur. Meleklerin Allâh’a yakınlığı ise, zorlanmadan ve halkın engellemesi olmadan kolayca hâsıl olur.

“Her ne kadar tesbih ve takdis yani Cenâb-ı Hakk’ı şânına yakışmayan her türlü kusurdan mutlak olarak tenzih etmek kudsiyyûn olanların
(meleklerin)
meşguliyeti ise de; lâkin bu devletle yani bu büyük ve şerefli vazifeyle cihâdı bir araya getirmek, kâmil insanların işidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:

“Allah, malları ile canları ile cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlar üzerine faziletli kıldı.”(20)
 


DİPNOTLAR
(1) Nisâ sûresi, 4/136.
(2) Müslim, Sahîh, Zühd, 60.
(3) “Andolsun ki o (Peygamberiniz), onu (Cebrâil’i) apaçık ufukta (doğunun en yüksek yerinde, Hira dağında asıl sûretinde) görmüştür.”
(Tekvîr sûresi, 81/23; Beyzâvi, Celâleyn, Medârik tefsirleri ilgili âyet tefsiri. Buhâri, Sahîh, 4, 83).
(4) Buhâri, Sahîh, 5, 49-50.
(5) Kur’ân-ı Kerim, Şûrâ sûresi, 42/5.
(6) Kur’ân-ı Kerim, Saffât sûresi, 37/1-3.
(7) Kur’ân-ı Kerim, İnfitâr sûresi, 82/10.
(8) Kur’ân-ı Kerim, Kaf sûresi, 50/17-18.
(9) Kur’ân-ı Kerim, İnfitâr sûresi, 82/10-11-12.
(10) Mânâsı: Hamdolsun o Allâh’a ki, benden eziyeti (sıkıntıyı) giderip ondan beni kurtardı.
(11) Azrâil, İbrânice bir isimdir ve Abdülcebbâr yani cebredicici, zorlayıcı, kuvvet ve kudret sahibi Allâh’ın kulu mânâsınadır.
(12) Kur’ân-ı Kerim, Secde sûresi, 32/11.
(13) Mîkâil, İbrâni lisanında Ubeydullah (Allâh’ın küçücük kulu) anlamındadır. (Tefsîru’l-Kurtubî, 2, 38)
(14) İsrâfil, İbrânice bir kelimedir ve Abdurrahmân (Rahmân olan Allâh’ın kulu) demektir.
(Tefsîru’l-Kurtubî, 2, 39)
(15) Kur’ân-ı Kerim, Zümer sûresi, 39/68. Birinci sur’da Allâh’ın dilemesiyle ölmeyip kalanlar; Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil veya hamele-i Arş ya da rıdvân melekleri, hûriler, cennetin hazînedârı olan Mâlik’le cehennem bekçileri olan zebânilerdir. Bu âyetten de anlaşıldığına göre nefha yani sur, ikidir. Birincisi ölüm nefhası, ikinicisi de ba‘s (dirilme) nefhasıdır.
(16) Kur’ân-ı Kerim, Kamer sûresi, 54/7-8.
(17) Cebrâil, İbrânice bir isimdir, Abdullah (Allâh’ın kulu) mânâsına gelmektedir. (Tefsîru’l-Kurtubî, 2, 38)
(18) Kur’ân-ı Kerim, Hûd sûresi, 11/67; Tefsîru’l-Kurtubî, 9, 61.
(19) Tefsîru Rûhu’l-Beyan, Eser Neşriyat, İstanbul, 4, 392.
(20) el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbânî, 3, 17; Kur’ân-ı Kerim, Nisâ süresi, 4/95.


Tarih: 00:18, 13/11/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İmanın ilk şartı: Allâh'a inanmak


CUMANIZ MUBAREK OLSUN..


Halis EcE

“ALLAH” İSM-İ CELÂLİ

Allah” ism-i celâlinin diğer İlâhî isimler içindeki rütbesi-mertebesi farklıdır. Bu ism-i zat; bütün isimleri, sıfatları ve fiilleri kendisinde toplamış; Hâlık Teâlâ’nın (yüce yaratıcı) en büyük ve en muazzam ismidir. Yani “Allah” lafzı zatı ile ism-i a’zam, “el-Hayyü’l-Kayyûm”(1) da sıfatı ile ism-i a’zam’dır.

Allah; kâinatı yoktan var eden, ayakta tutup varlığını devam ettiren tek ve mutlak varlıktır. Onun tasarrufunu eşyanın üzerinden bir an bile uzak tutmak kabil değildir. Allah lafzı, hakiki ma’bûdun yani kendisine kulluk edilmeye lâyık tek ve eşsiz zatın hususi ismidir ve güzel isimleri arasında en meşhurudur.

Lafza-i celâl” de denilen bu yüce isimde, diğer Esmâ-i hüsnâ’da olmayan hususiyetler vardır. Bir defa hiçbir lisanda Allah isminin tercümesi, tam karşılığı yoktur. Binaenaleyh -semâ ve şafak demek olan “tan”dan mürekkep ve ilah, mevlâ, hüdâ mânâlarında kullanılan- “Tanrı”(2) kelimesi de dahil hiçbir isim “Allah” ism-i celâlinin karşılığı olamaz.(3) Her şeyden evvel Lafza-i celâl dahil Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimleri tevkîfidir, değiştirilemez. Bir başka isim onun yerine geçemez.

Arapça yazılışı itibariyle Allah kelimesinde dört harf vardır: Bir Elif, iki adet Lâm ve bir de Hê. Bu mübârek lafızdan Elif alınacak olsa, “Lillâh” (Allah için), birinci lâm alınacak olsa, “Lehû” (Onun için), ikinci lâm da alınacak olsa “”(4) (O) kalır. Eğer “” da alınsa, o zaman, yaşayabilmek için aldığımız havayı dışarı verirken “” diyerek yine onu isbat ederiz.

Demek ki Allah isminde her harfin bir mânâsı vardır. Elif Allah Teâlâ’nın zatına, birinci Lâm aklın sûretine, ikinci Lâm rûhun sûretine, He de nefsin sûretine delâlet eder.

Allah kelimesindeki harflerin müfredâtı, yani Ebced hesabıyla sayı değeri 66’dır. Dilimizdeki “Altmış altıya bağlamak” tâbiri, işi Allâh’a havâle etmek mânâsınadır.

İslâm’da Allah inancı “Kelime-i Tevhid”(5) ile yani “Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur) cümlesiyle en veciz (özlü) bir tarzda anlatılmıştır. Bütün peygamberler ümmetlerine her şeyden önce tevhid inancını öğretmeye çalışmışlardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak, Sevgili Peygamberimize hitâben şöyle buyurmuştur: “Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki, ona, ‘Benden başka ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin!’ diye vahyetmiş olmayalım.”(6)
Yeryüzündeki bütün dinlerde ortak esasın Tevhid inancı olması gerektiğini bildiren bir âyetse şöyledir:

“(Resûlüm) de ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allâh’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın.’ Eğer (buna rağmen) onlar yüz çevirirlerse, işte o zaman, ‘Şâhit olun ki biz Müslümanlarız!’ deyin.”(7)

Allâh’ın zatını idrâk etmek, bu ismin esrârını müşâhede edebilmek bizim için imkânsızdır. Sınırlı insan aklı ile ancak onun sıfatlarının bir kısımını bilebilmek belki mümkün olabilir. İzin verip lûtfettiği nisbette...

Ne güzel söylemiş şairimiz:

Ta’rife gitmemektir evlâ
Ta’rife gelir mi hiç Mevlâ
.

Muallim Nâci

*   *   *

ALLAH TEÂLÂ VARDIR, BİRDİR, EŞİ VE BENZERİ YOKTUR

“Şüphe yok ki Allah Teâlâ, pek mukaddes (mübârek-kutlu ve aziz) olan zatı ile mevcuttur. Onun varlığı zatiyledir (asla bir başkasına ihtiyacı yoktur) ve o her an dâima mevcut olduğu gibi, devamlı da olacaktır. Onun yüce mukaddes zatına önceden bir yokluk (ârız) olmadığı gibi, sonradan da bir yokluk gelmeyecektir.”(8)

“Allah Teâlâ zatında, sıfatlarında, fiillerinde birdir. Hiçbir işte, hiçbir şeyde hiç kimsenin Allah (c.c.) ile hakikatte bir ortaklığı yoktur.

“Allâh’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde tegayyür ve tebeddül yani değişme-başkalaşma, başka bir hâl ve şekil alma diye bir şey yoktur, düşünülemez de. Kâinatta meydana gelen hâdiselerle zatında, sıfâtında, fiillerinde asla bir değişiklik olmaz.

“Allah Teâlâ, herhangi bir şeye bağlı olmaksızın ganîdir, zengindir; hiçbir işte hiçbir şeye muhtaç değildir.

“Allah Teâlâ her türlü noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâdır yani kullara mahsus olan kusur ve eksikliklerden uzak, temiz ve berîdir. Kemâl sıfatlarının (eksiksiz, tam ve kusursuz olma vasıflarının) tamamı onundur...”(9)


Bütün âlemin yoktan var edicisi ve Rabb’i olan Allâh Teâlâ’nın, Esmâü’l-hüsnâsı (en güzel isimleri) yanında, ayrıca eşsiz ve benzersiz sıfatları da vardır. Allâh’a imanın, bu sıfatlara imanı da ihâta etmesi, şümûlüne alıp kuşatması gerekir. Çünkü Allâh’ı bilmek, sıfatlarıyla olur.

Allâh’ın kendi sıfatlarıyla yarattıklarına vermiş olduğu sıfatlar, birbirinden çok farklıdır. Her şeyden önce yarattıklarına bazı keyfiyet ve vasıfları veren de yine Allah Teâlâ’dır. Ancak bu keyfiyet, kabiliyet ve istidatlar varlıklarda sınırlı, vâsıtalı ve netice olarak Allâh’ın yaratması ve onun yardımıyla iş görebilir.

Allâh’ın sıfatları, zatî ve sübûtî olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan başka; rızık verme, ihsân ve ikrâmda bulunma, rızâ, muhabbet, gadap, öldürme ve diriltme gibi zıtlarıyla vasıflanması mümkün olmayan fiilî sıfatları da vardır. Bu sıfatlar da zatî ve sübûtî sıfatları gibi ezelî ve kadîmdir. 

*   *   *

ALLAH TEÂLÂ’NIN ZATÎ SIFATLARI

Zatî sıfatlar; Allâh’ın zatıyla birlikte olan, ondan ayrı kabul edilmeyen sıfatlardır. Bu sıfatlar; Allâh’ın yüceliğine zıt olan, kemâline aykırı bulunan sıfatları ondan kaldırdığı ve bütün noksan sıfatlardan onu tenzih ettiği için, bunlara, “selbî sıfatlar” da denir.

Zatî sıfatlar altıdır:

1) Vücud, 

2) Kıdem, 

3) Beka, 

4) Vahdâniyet, 

5) Muhâlefetün li’l-havâdis,

6) Kıyâm binefsihî.


Şimdi de dilerseniz bu sıfaları teker teker ele alıp açıklamaya çalışalım.

1. V ü c û d

Vücûd”, akâid ilmi ıstlâhlarındandır, Allah Teâlâ’nın var olması demektir ve zatî sıfatlarının birincisidir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allâh’ın varlığını isbat sadedinde pek çok âyet mevcuttur. Bu âyetlerden ilham alarak İslâm âlimleri Allâh’ın varlığını isbat için bir takım deliller ortaya koymuşlardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

a) Fıtrat delili: Her insanda yaratılıştan bir yüce kudrete ve yaratıcıya inanma duygusu vardır. Bu Allâh’ın varlığını isbat eder.

b) Hudüs delili: Bütün âlemler yaratılmıştır. Her yaratılmışın bir yaratıcısı olması aklî bir zarûrettir. Kâinatın kendi kendini yaratmış olması imkânsız olduğuna göre, onu ve ondaki varlıkları yaratan bir yüce kudret sahibi vardır. Buna değişik toplumlar farklı isimler verebilir. Müslümanlar “Allah” diyor.

c) İmkân delili: Kâinatın yani yaratılmış olan şeylerin tamamının varlığı kendinden değildir. Şu halde kâinatı var eden ve “varlığı başkasından değil kendinden olan” bir varlığa ihtiyaç vardır. İşte bu da Allah’tır. Akâid âlimleri, varlığı kendinden olana “vâcib”, varlığı başkasından olana “mümkün” derler. Bu itibarla Allâh’ın varlığı vâcib, onun dışındakilerin varlığı ise mümkündür. Başka bir ifadeyle, varlığının mutlak gerekli olması, var olmayışının mümkün bulunmaması sebebiyle Allah Teâlâ’ya “Vâcibü’l-vücûd” denir. Vücûdu vâcip yani varlığı zarûri olan demektir. “Vücûd”; varlık, var olmak, bulunmak mânâlarına gelir. “Vâcib” de, İlâhî vücûdu başka bir varlık vâsıtasıyla olmayıp, zatının iktizâsı (gereği) olan mânâsınadır. Kısacası o, yokluğu muhâl yani imkânsız olandır.

d) Nizam delili: Varlık âleminde çok ince ve hassas bir nizam-intizam ve muvâzene (denge) vardır. Bunun şuursuz maddeden kaynaklanması veya kendiliğinden olması mümkün değildir. Bu nizam ve denge ancak şuurlu, çok büyük kuvvet ve kudret sahibi bir varlık tarafından gerçekleştirilebilir. Bu da Allah’tır. Bir yaprak bile ancak onun izniyle kıpırdayabilir.

Hâsılı, Allah (c.c.) vardır ve en büyük varlık da ona mahsustur. Onun varlığı her şeyden daha açıktır. Muhâl farz, o olmasaydı, hiçbir şey olmazdı. Kâinatın varlığı, onun varlığına en büyük şâhittir, delildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir.

2. K ı d e m

Kıdem”, ezelî olmak yani evveli-başlangıcı olmamaktır. Evveli-öncesi olmayana kadîm, sonradan olana ise hâdis denir.

Allah Teâlâ’nın varlığının öncesi de başlangıcı da yoktur, o kadîmdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allâh’ın var olmadığı bir zaman düşünülemez.

Eğer Allah ezelî olmasaydı, sonradan meydana gelmiş olması icap ederdi. Her sonradan olanın ise bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. Halbuki Allah Teâlâ için böyle bir şey söz konusu olamaz; zira o vâcibü’l–vücûd’dur, varlığı zatının icabıdır, kendindendir.

Kelâm-ı Kadîm’inde Rabb’imiz bize, ezelî oluşunu şöyle açıklamaktadır:

“O, her şeyden öncedir (ilktir, başlangıcı yoktur, bütün varlıkları o yaratmıştır). Kendinden sonra da hiçbir şeyin kalmayacağı sondur, (varlıkların yok oluşundan sonra da o bâkîdir). Zâhir’dir, (varlığı birçok delillerle gün gibi âşikârdır). Bâtın’dır, (zatının hakikati hisler ve akıllarla idrâk edilemez). O, her şeyi hakkıyla bilendir.”(10)

Netice olarak, topyekün âlemler ve içlerindeki bütün varlıkların mutlaka bir öncesi, yani bulunmadıkları bir zaman dilimi mevcuttur. Allah Teâlâ ise, zaman ve mekândan münezzeh olarak vardır. Zaman ve mekân mefhûmu, bizim için câridir-geçerlidir. Zira onlar da zaten Cenâb-ı Hakk’ın birer mahlûkudurlar, her şey gibi onun tarafından yaratılmışlardır.

3. B e k a

Beka”, ebediyet yani sonu olmamak demektir. Sonu olana fâni, olmayana da bâki denir. Allah Teâlâ ebedîdir, varlığının sonu yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Yeryüzündeki her şey fânidir (yok olucudur). Celâl (ululuk-büyüklük-azamet) ve ikram sahibi (cömertçe verir, verdiği için de karşılık beklemez) olan Rabb’inin varlığı ise ebedîdir.”(11) “O, evvel ve âhirdir.”(12) Yani Allah Teâlâ her şeyden öncedir, ilktir, başlangıcı yoktur, bütün varlıkları o yaratmıştır. Ondan sonra da hiçbir şeyin kalmayacağı sondur, varlıkların yok oluşundan sonra da o bâkidir.

Meallerini zikrettiğimiz bu âyetler, Allâh’ın ebedî olduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir.

Varlığını devam ettirememek âcizlik, âcizlik de eksikliktir. Allah Teâlâ ise her türlü eksiklikten münezzehtir. O sonsuzdur, hudutsuz bir azamet, kuvvet ve kudretin sahibidir. Onu (hâşâ) mağlub veya yok edecek bir güç ve kuvvet mevcut değildir, olması da düşünülemez.

4. V a h d â n i y e t

Vahdâniyet”, Allâh’ın bir tek olması demektir. Hz. Allah zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tektir. Onun zatı, cüzlerden tekevvün etmemiş yani parçalardan meydana gelmemiştir. Cisim de değildir, eşi ve benzeri yoktur. Ne zatında ne de sıfatlarında yarattıklarından hiçbirine benzemez. Fiillerinde tek oluşu da, yaratmada tek olması demektir. Binâenaleyh “yoktan var etme” mânâsında yaratmak, sadece Allâh’a mahsustur.

Cenâb-ı Hakk’ın tek oluşu, hemen her Müslümanın ezberinde olan İhlâs sûresinde şöyle ifade edilmiştir:

“(Resûlüm), de ki: O Allah bir tektir. Allah hiçbir şeye muhtaç değil, her şey ona muhtaçtır. O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey ona denk de değildir.”

Kâinatı yaratan ve idare eden birden fazla ilah olsaydı, farklı yönde istek ve irâdeleri olunca, birisinin dediği olur, diğeri âciz kalırdı. Âciz olan ise ilah olamaz. İlahlar arasındaki bu tezatlar, kâinatın düzenini bozardı. Bu durum, akâidde “bürhânü temânu’“ isimini alan delil olarak, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanmıştır:

“Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gök harap olurdu.”’13) “Allah’tan başka bir hâlık (yaratıcı) var mıdır?”(14) “Bugün mülk kimindir? Bir olan, her şeye hâkim ve kahhâr olan Allâh’ındır.”(15)

Âlemlerde muazzam bir nizam ve intizâmın oluşu ve bozulmadan devam edişi, muhakkak ki Allâh’ın eseri, onun tek ve bir olduğunun en büyük delilidir. Kâinattaki dirliğin, âhenk ve düzenin sebebi, ilâhın tek olmasındandır. Hâşâ, Allâh’ın ortağı bulunsa, bu âhenk bu nizam ve intizam bozulurdu. Nitekim âyet-i kerimede buyrulmuştur ki:

“Allah evlat edinmemiştir; onunla birlikte hiçbir ilah yoktur. Eğer olsaydı, şüphesiz her ilah kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.”(16)

Mâlum olduğu üzere insanlar, tarih boyunca zaman zaman yollarını şaşırarak, Allâh inancının yanında başka ilahlara da yer vermişlerdir. Buna şirk yani ortak koşma; bu inançta olana da müşrik denilir. 

*   *   *

ŞİRK İKİ TÜRLÜDÜR

1. Allah Teâlâ ile birlikte; Ay, Güneş, insan, put, ağaç, hayvan ve benzeri başka bir varlığı da ilah kabul etmek gibi...

2. Kulluk vazifelerinde Allâh’a eş ve ortak koşmak, ibâdetlere riyâ ve süm’a karıştırmak
(yaptığı amelleri, onun bunun görüp duyması, takdir etmesi veya bir başka karşılık için yapmak) gibi...

Kur’ân-ı Kerim’de, Hıristiyanlar’ın şirkinden şöyle bahsedilmektedir:

“Allah, üç ilahtan üçüncüsüdür’ diyenler, muhakkak ki kâfir olmuşlardır.”(17)

Hâsılı; Allah, Mesîh İsa ve Rûhu’l-Kuds olarak üç ilâhı birlikte kabul eden, yani teslîse inanan Hıristiyanlar, vahdâniyet inancından uzaklaşmışlardır.

Halbuki, eğer Hıristiyanlar’ın kabul ettikleri gibi üç ilah bulunsaydı, aralarında, kâinatı ele geçirmek için bir mücâdele mutlaka olurdu. Nitekim şu âyet-i celîlede böyle bir ihtimâlin neticesine işaret olunmaktadır:

“(Resûlüm) de ki: Eğer dedikleri gibi Allah ile birlikte başka ilahlar bulunsaydı, o takdirde bu ilahlar, Arş’ın sahibi olan Allâh’a ulaşmak için çareler arayacaklardı. Allah, onların söyledikleri şeylerden münezzehtir; son derece yüce ve büyüktür.”(18)

5. M u h â l e f e t ü n l i ‘ l - h a v â d i s

Muhâlefetün li’l-havâdis”, Allah Teâlâ’nın, sonradan olmuş şeylere benzememe sıfatıdır.

Hz. Allah hiçbir şeye benzemediği gibi, hiçbir şey de ona benzemez, benzeyemez. Allâh’ın zatî sıfatlarla yaratılmışlara benzemesi mümkün değildir; zira o ebedîdir, bâkîdir. Varlıklar ise sonludur, ölümlüdür.

Diğer taraftan varlıklar, bir takım cüzlerden-parçalardan meydana gelmişlerdir. Cenâb-ı Hakk’ın zatı içinse, böyle bir şey bahis mevzuu olamaz. O bakımdan, kim nasıl ve ne şekil düşünürse düşünsün, Allah Teâlâ tasavvur edilenlerin hiç birine benzemez. Çünkü insan; gördüğü, duyduğu ve bildiği varlıkları tasavvur edebilir. Bunlar ise, sonradan yaratılan varlık, sûret, renk ve şekillerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Göklerin yaratıcısı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.(19)

Allah Teâlâ’nın, canlı-cansız hiçbir mahlûkata benzememe sıfatı; diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik(20), a’razlık(21), cüz ve parçalardan meydana gelme; yemek, içmek, oturmak, uyumak; üzüntülü, kederli veya sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder. Bazı âyetlerde zikredilen “Yedullâh: Allâh’ın eli”(22) “Vechullâh: Allâh’ın yüzü”(23) “er-Rahmânü ale’l-Arşi’s-tevâ: Allâh’ın Arş’ı istivâ-istilâ etmesi”(24) gibi ifadeler, Cenâb-ı Hakk’ın başka varlıklara benzediğine delâlet etmez. Zira bunlar, müteşâbih âyetlerdir, mecâzî mânâda kullanılmıştır. 

6. K ı y â m   b i n e f s i h î 

Kıyam binefsihî; Allah'ın varlığının kendinden olması... Başkaları tarafından var edilmemiş, yaratılmamış ve doğmamış olması demektir. 

Her şeyi yaratan O'dur. O hâlik sıfatının sahibi, yegâne yaratıcıdır; O, yaratılmış değildir.Yaratılmış varlıklar, varlıklarını sürdürebilmeleri için, Allah'a muhtaçtırlar. Allah (c.c.) ise hiç bir şeye muhtaç değildir. 

Zaman ve mekândan da münezzehtir... Çünkü onlar da birer mahluktur... Diğer varlıkları yaratan O olduğu gibi, zamanı da mekanı da yaratan O'dur. 

***

Akaid ve kelâma dair bazı İslâmî kaynaklarda ilâhî isimlerden sıfat diye de bahsedildiği görülür. Meselâ, "Kerîm" Allah’ın bir ismidir. Aynı zamanda Allah’ı kerem/cömertlik sahibi olarak vasıflandırması cihetiyle de sıfat vazifesi görür. "Kerîm Allah" dediğimiz zaman Kerîm ismini sıfat makamında kullanmış oluruz.

Yine bu kaynaklarda Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları üç grupta mütalâa edilir:
1) Zâtî sıfatlar, 
2) Fiilî sıfatlar,
3) Manevî sıfatlar.

Allah Teala’nın bütün güzel isimleri bu sıfatlardan birine dayanır. Meselâ, "Alîm" ismi sıfat-ı sübutiyeden “İlim” sıfatına... "Kadîr" ismi “Kudret” sıfatına... "Mütekellim" ismi Kelâm sıfatına dayanır. Keza, "Evvel" ismi, zatî sıfatlardan "Kıdem" sıfatına... "Âhir" ismi, Bekâ sıfatına dayanır.

İlâhî isimlerden çoğu fiilî sıfatlara dayanmaktadır. Meselâ; 
"Hâlik" ismi, yaratma fiiline... 
"Muhyî" ismi ihya (hayatlandırma) fiiline...
"Mümît" (ölümü verici/öldürücü) ismi, imate (ölümü verme) fiiline... 
"Musavvir" ismi “tasvir”, yâni sûret verme fiiline dayanır. 

Bazı isimler de manevî sıfatlara istinat eder... "Hakîm" ismi Cenâb-ı Hakk’ın hikmet sahibi olması sıfatına... "Kebîr" ismi, kibriya sahibi olma vasfına... "Cemîl" ismi, cemâl sahibi olmasına dayanır.


DİPNOTLAR
(1) “el-Hayy”, bütün âlemleri yoktan var edip hayat veren demektir. Ancak sadece hayat vermek kâfi değildir, onu tutup muhafaza etmek icap eder. Hz. Mevlâ, “el-Kayyûm” ism-i şerifi ile de yarattığı bu kâinatı ayakta tutmakta, hayatiyetini devam ettirmektedir.
(2) Şemseddin Sâmi, Kamûs-i Türkî, İstanbul, 1316, s. 429.
(3) “Allah’ Cenâb-ı Hakk’ın zâtını, sıfatlarını, fiillerini hep birden ifade eden lafza-i celâldir. Bütün kemâl sıfatları ondadır. Hak ve bâtıl ma‘bûdlara ıtlak edilen ve cemi‘lenen ‘Tanrı’ kelimesi onun yerini tutamaz. Allah lafzı cemi‘lenemez. Allah, Allah’dır.” Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İst., 1976, 1, 12.
(4) “Hû”, nahiv ilmine göre zamir, tasavvuf ilmine göre isimdir. Arap lisânında hiçbir ismin sonu “vav”, öncesi de ötüre değildir; ancak “Hû” ism-i şerifi müstesna... O da Hz. Mevlâ’ya mahsus bir isimdir.
(5) Tevhid, Sûrî ve Hakiki olmak üzere iki türlüdür. Sûrî tevhid, insanı “Galata köprüsü”nden bile geçiremez; çünkü o yalnız dildedir. Hakiki tevhid ise kalpte olur. İnsanı hem dünyada hem de âhirette en ulvî (yüce) makamlara kavuşturur. Buna Tevhîd-i ihlâs da derler.
(Süleyman Hilmi Tunahan k.s. hazretlerinin sohbetlerinden, nakleden talebelerinden Ziya Sunguroğlu)
(6) Enbiyâ sûresi, 21/25.
(7) Âl-i İmrân sûresi, 3/64.
(8) el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbânî, 3, 17.
(9) el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbânî, 1, 266.
(10) Kur’ân-ı Kerim, Hadîd sûresi, 57/3.
(11) Kur’ân-ı Kerim, Rahmân sûresi, 55/26-27
(12) Kur’ân-ı Kerim, Hadîd sûresi, 57/3.
(13) Kur’ân-ı Kerim, Enbiyâ sûresi, 21/22.
(14) Kur’ân-ı Kerim, Fâtır sûresi, 35/3.
(15) Kur’ân-ı Kerim, Mü’min sûresi, 40/16.
(16) Kur’ân-ı Kerim, Mü’minûn sûresi, 23/91.
(17) Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresi, 5/73.
(18) Kur’ân-ı Kerim, İsrâ sûresi, 17/42-43.
(19) Kur’ân-ı Kerim, Şûrâ sûresi, 42/11.
(20) Cevher lûgatte, bir şeyin yapıldığı madde, esas, maya, öz, kök mânâlarına gelir. Kelâm ilminde ise cevher, boşlukta yer tutan ve varlığını hissettiren şey, asıl, zât mânâsında kullanılan bir tâbirdir.
(21) A‘raz kelime olarak, aslından ve doğuştan olmayıp, eğreti ve değişip ayrılabilir olan hâl ve sıfat; sonradan ortaya çıkan durum demektir. Kelâm ilmi ıstılâhında ise, var oluşu, ancak kendisini taşıyan başka bir varlıkla hissedilen, kendi başına boşlukta yer tutamayan şeye a‘raz denir. Kendi başına boşlukta yer tutan ve a‘razlara mevzû teşkil eden yani a‘razları taşıyan şey için de ayn tâbiri kullanılır. Meselâ cisimlerin rengi, şekli, kokusu, tadı vb. birer araz; bunlara mevzû teşkil eden madde ise ayn’dır.
(22) Kur’ân-ı Kerim, Fetih sûresi, 48/10.
(23) Kur’ân-ı Kerim, Rahmân sûresi, 55/27.
(24) Kur’ân-ı Kerim, Tâhâ sûresi, 20/5; Müteşâbihat ve mukattaâtla ilgili daha geniş bilgi için, “Kur'an'da Müteşâbih Âyetler ve Mukattaa Harfleri” başlıklı makalemize bkz. 


Tarih: 08:36, 23/10/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Dört sınıf insana dört örnek..

Halis ECE

Nakşi yolu Müceddidiyye kolu silsilesinin 33. Ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi TUNAHAN (k.s.) hazretleri bir va’zlarında buyurmuşlardır ki: 

“Hz. Allah mahşer günü insanlardan dört sınıfa örnek/misal olarak dört peygamberini gösterecek: 

1) Zenginlere Süleyman aleyhisselâmı misal göstererek, sizin mülkünüz, saltanatınız, servetiniz, bu kulumdan daha çok mu idi ki, bana ibadet etmekten sizi alıkoydu! 

2) İşçi ve memur olanlara Yusuf aleyhisselâmı misal göstererek, sizin işiniz zalim bir melike kölelik ve memurluk yapan, bu Yusuf’tan daha mı çok ve zordu ki bana ibadete vakit bulamadınız! 

3) Hastalara, sakatlara: Eyüp aleyhisselâmı örnek göstererek sizin durumunuz, bu kulumdan daha mı kötü, daha mı zordu ki bana ibadet edemediniz! 

4) Fakir ve muhtaçlara İsa aleyhisselâmı göstererek, siz bu kulum İsa’dan daha mı fakir daha mı muhtaç idiniz ki, bana ibadete vakit ve imkân bulamadınız! diye soracak ve azarlayacaktır... 

*** 

BASÎRET SAHİBİ OLMAYI İSTEYEN NE YAPMALI?

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, günümüze ayna olan, ışık tutan güzel bir hadislerinde buyurmuşlardır ki: 

“Sizden herhangi biriniz Allah’ın ondan/kendisinden körlüğü gidermesini ve gerçek manada görür hale getirmesini istiyorsa, o kimse dikkat etsin; dünyaya rağbet etmesin, uzun emeller peşinde koşmasın. Kim dünyaya rağbet ederse, Allah onun kalbini dünyaya rağbeti kadar körleştirir. Kim de dünyada zühd içinde yaşar, uzun emeller peşinde koşmazsa, Allah ona okumadan ilim, hidayetçi olmadan hidayet verir... 

"Dikkat edin, uyanın ey mü’minler! Muhakkak ki benden sonra yakında bir takım kavimler-topluluklar gelecek. Onların eline mülk, ancak cinayetle eşkıyalıkla geçecek. Zenginlik, onlar için övünme vesilesi ve cimrilik vasfı olacak. Sevgi/muhabbet ancak heva u heves peşinde koşanlarda olacak... 

"Sizden herhangi biri böyle bir zamana yetişirse, fakirliğe sabreder zengin olma peşinde koşmazsa, düşmanlığa sabreder muhabbet peşinde olmazsa, kanaat sahibi olur izzet peşinde koşmazsa ve bununla da sırf Allah’ın rızasını murad ederse, o gün Allah ona, elli sıddık sevabı verecektir.” (Bursevi, İsmail Hakkı, Tefsiru Ruhu’l-Beyan, C 4/1 S. 421) 

*** 

Evet, gayret edelim, çalışıp çaba gösterelim; Rabbimizin, elli sıddık sevabı ihsan ettiği bu güzide kulları arasına bizleri de ilhak buyurması için niyaz edelim, yalvarıp yakaralım


CUMANIZ MUBAREK OLSUN..

Tarih: 11:18, 16/10/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Besmele-i şerife, Müslümanın hayatındaki yeri ve önemi

CUMANIZ MUBAREK OLSUN..

Halis ECE 


BESMELE NEDİR?

"Besmele" olarak isimlendirilen “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesi, hemen herkesin bildiği üzere, "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla" manasına gelmektedir. Bu sözün biz Müslümanlar için önemi büyüktür. İyi ve hayırlı bütün işlerin başında söylenmesi Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) tarafından mü’minlere tavsiye edilmiş ve "Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlanmayan her işin bereketi kesiktir" (1) buyrulmuştur.

Bu itibarla selef-i salihin (geçmiş bütün büyüklerimiz) her hayırlı işe Bismillahirrahmânirrahîm diyerek el atmışlardır.

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) yine buyurmuşlardır ki: "(Bütün semâvi) kitapların anahtarı, Bismillâhirrahmânirrahîm, yani Besmele’dir." (2)

Bu hadisi kendilerine rehber edinen bütün İslâm büyükleri va’zlarına-sohbetlerine, yazdıkları eserlerine evvela Besmele, sonra Hamdele, sonra da Salvele ile başlamışlardır.

Binaenaleyh bu yazımızda, Allah’ın ilk emri Besmele ile okumayı anlatan, ona bağlı yaşamayı ve onu nesiller boyu yaşatmayı teşvik eden, Besmelesizliğin ise zararlarına-tehlikelerine işaret eden bilgiler-belgeler vermeye çalışacağız. 

***

RABBİMİZİN İLK EMRİ: BESMELE

“Yaratan Rabbının ismiyle oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbın sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalem ile yazmayı öğretti! Ve insana bilmediği şeyleri (hep) O öğretti.” (Alak suresi)

Görüldüğü üzere Hz. Allah’ın ilk emri, Rabbımızın adıyla okumak, yazmak…

Günümüzde de bazı kimseler, bazı kesimler Rabbımızın ilk emri
“oku” diyorlar/diyebiliyorlar ama, “Rabbının adıyla oku!” demeye bir türlü dilleri varmıyor, gönülleri elvermiyor...

Dünkü o ne kader övünülesi güzel hallerden bugün ne denli dövünülesi durumlara geldik... Dün sıbyan (ilkokul) talebelerimiz okullarına
Besmele alayları tertiplenerek dualarla başlarlardı. Dedelerimiz çocuklarını öyle okuturlardı.

Peki ya bugün?.. 

***

HER SURENİN BAŞINDA BESMELE 

Yüce Kitabımız
Kur'ân-ı Kerim surelerinin -Tevbe sûresi hariç- hepsinin başında Besmele vardır.

Besmele’nin her sûrenin müstükil/bağımsız bir ayeti mi, yoksa bütün sûrelerin başında okunan tek bir ayet mi olduğu ihtilaflıdır. Ancak sahih görüşe göre Besmele, sadece Fatiha sûresi ve dolayısıyla da Kur’an’ın ilk ayetidir. Bu sayede Fatiha’nın ayet sayısı yediye tamamlanır. Böylece, “Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi (ayeti) ve Kur’an-ı Azim’i verdik” (3) ayet-i kerimesindeki bu ifadede tasdik edilir.

Hâsılı,
Fatiha-i şerife Besmele ile birlikte yedi ayettir; namazların her rek’atinde tekrarlanır. Bununla birlikte cemaatle kılınan namazlarda imam, kıraatin cehri okunduğu vakitlerde de Besmele’yi içinden, diğer altı ayeti ise sesli okur. 

***

KAZA VE BELALARA KARŞI BESMELE 

Kaza-bela ve musibetler karşısında almamız gereken manevi tedbiri hatırlatan Rasûlüllah Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Bir tehlikeye düştüğünde, sıkıntıya maruz kaldığında, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-ayyi’lazîm’ (Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, pek yüce ve çok büyük olan Allâh'ın yardımı, ihsanı olmasa; hiçbir tehlikeye-sıkıntıya karşı korunabilmeye güç, kuvvet, tâkât yoktur; O’na sarılmaktan, O'ndan yardım dilemekten başka çâre bulunmaz!) demeğe devam et. Çünkü Allah Teala bunların hürmetine belâ ve musibetlerin nicelerini def eder." (4)

Yine bir başka manevi tedbiri bize bildiren Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), her gün sabah-akşam üçer defa aşağıdaki, Besmele’yle başlayan duayı tekrarlayan kimseye, hiç bir şey zarar veremez, buyurmuşlardır.
"Allah'ın ismiyle, O'nun adı sayesinde ne göklerde, ne yeryüzünde hiç bir şey zarar veremez. O her şeyi işiten, her şeyi hakkıyla bilendir." (5) 

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) eve girme adabıyla ilgili olarak da buyuruyorlar ki: "Sizden biriniz evine girmek istediğinde şeytan onu takip eder. Eve gireceğinde şayet ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ diyerek Besmele çekerse, şeytan, ‘Bu evde bana girecek yer yok’ der." (6)

Besmele Kur’an-ı Kerim’de tam olarak sadece Neml sûresi 33. ayette geçmekte… Ve Süleyman aleyhisselâmın Sebe’ melîkesi Belkıs’a yazdığı mektubun Besmele’yle başladığından bahisle, “Muhakkak o (mektup) Süleyman’dandır. Ve o hakikaten, Bismillâhirrahmânirrahîm (Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla başlamaktadır)diye bizlere nakledilmektedir. 

***

BESMELE’DEKİ ESRAR 

Ruhu’l-Beyan isimli meşhur tefsirinin bidayetinde-başlangıcında İsmail Hakkı Hazretleri buyuruyor ki: “Kur’an-ı Ker’im’deki bütün esrar-ı ilahiye, onun başındaki Fatiha’da… Fatiha’da olan bütün esrar-ı ilahiye, onun başındaki Besmele’de… Besmele’de olan bütün esrar-ı ilahiye, onun başındaki ‘Ba’ da… ‘Ba’da olan bütün esrar-ı ilahiye de onun altındaki nokta’da mündemiçtir (toplanmıştır). Bunu bütün fuseha (fasihler: düzgün, anlaşılır ve güzel konuşan edipler-hatipler) ve fudalâ (fazıllar: üstün meziyet, ilim-irfan sahipleri) böylece bildirmişlerdir.” (7) 

***

BESMELE HAKKINDA BİR TETKİK

Besmele’nin “ba”sı beka-i ilâhiyyeye… “Sin”i selamet-i ilahiyyeye ve selamet-i ilahiyyenin mü’minlere olduğuna… “Sin”in uzun yazılışı, din-i Muhammedî’nin uzun zaman devam edeceğine… Besmele’nin “mim”i, Muhammed aleyhisselâmın kendisine… “Mim”in içindeki beyazlık, bu din-i Muhammedî’nin nuruna delalet etmektedir. 

Mü’minlere olan selamet-i ilahi nedir?

Şüphesiz Hz. Allah’ın biz mü’minlere olan en büyük saadet ve selameti; bizim gibi aciz kullarını, diğer insanların arasından seçip kulluğuna kabul buyurmasıdır. Nitekim Hz. Allah’ın (c.c.) Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.)
Mi’rac’da Huzur-i İlahisine kabul buyurup, “Habibim! Kâinatımı görüp seyrettin. İste benden, ne istiyorsun?” diye sorduğunda, Peygamberimizin, “Sana kul olmayı isterim, ya Rabbi!” demiş olması, bunun en güzel ve en büyük delilidir.

Hz. Musa (a.s.) zamanında zengin ve mağrur bir Yahudi onun yolunu keser ve onunla alay ederek, “Yine nereye gidiyorsun ya Musa!” der. Hz. Musa hiç tereddüt etmeden “Tur-i Sina’ya, Rabb’imle konuşmaya gidiyorum” der. Yahudi şirretleşerek, “Eğer Rabb’in ile konuştuğun doğru ise, ona söyle de benim cezamı hemen versin” der. Hz. Musa (a.s.) Tur-i Sina’ya gider Allah Teâlâ ile mükâlemesini/konuşmasını yapar, sonra da boynunu bükerek Yahudi’nin ona dediklerini arz eder ve: “Ya Rabbi! Bu Yahudi’nin bana dediklerini sen biliyorsun! Cezasını vermeyecek misin?” der. Hz. Allah (c.c.) “Ya Musa! Ona cezalarımın en büyüğünü verdim” buyurunca, Hz. Musa sorar: “Ya Rabbi! Senin kullarına verdiğin en büyük cezan nedir?” Hz. Allah (c.c.) da, “Ya Musa! Benim kullarıma verdiğim en büyük ceza, yaratıp yaşattığım bir kulumu kulluğumdan kovmam ve ebedi hayatını mahvetmemdir. İşte o Yahudi de böylece mahvolan kullarımdandır” buyurur.

Şu halde mü’minler, dünyaya ve onun fani olan varlıklarına ve saltanatına asla aldanmamalı ve en büyük nimetin Allah’a kul, Peygamberine ümmet olarak ona kavuşabilmek olduğunu, hayatları boyunca asla unutmamalıdırlar. Çünkü dünya geçici, ahiret ebedidir.

Nitekim Hz. Allah (c.c.),
“Kâfirler, azabı gördükleri zaman, çok kez (pişmanlıkla) ‘Keşke Müslüman olsaydılar (olsaydık)’ diye temenni edecekler. (Ey Rasûlüm!) Onları bırak (kendi hallerine)! Yesinler, dünyalıkları ile övünüp zevklensinler. Emel (uzun yaşama arzusu) kendilerini oyalaya dursun. Sonra (başlarına gelecek musibeti) görecek ve bileceklerdir” (8) buyurmaktadır. 

***

BESMELE’NİN TARİHÇESİ

Hz. Allah (c.c.) tarih boyunca Besmele-i şerifeyi şu 4 zümreye ihsan etmiştir:

1. Nuh aleyhisselâma
 
Kur’an-ı Ker’im’den öğrendiğimize göre Rabbımız ona bu Besmele’nin yarısını ve sadece
“Bismillâh” kısmını ihsan etmiş, o da bu yarım Besmele ile yaptığı gemisini Tufan’da hem yürütmüş hem de durdurmuştur. “(Hz.Nuh) dedi ki: Binin (geminin) içerisine. Onun yüzüp gitmesi de, durması da Bismillah iledir (Allah’ın adıyla yürür, durur)…” (9) Hz. Allah Nuh aleyhisselâmın hem kâfirlerden, hem de Tufan’dan kurtuluşunun bu yarım Besmele ile tahakkuk ettiğini-gerçekleştiğini, kitabıyla bizlere bildirmektedir.

2. Süleyman aleyhisselâma

Dersimize mevzu olarak aldığımız bu ayet-i kerimeden de öğrendiğimize göre,
Hz. Allah Besmele’nin tamamını Süleyman aleyhisselâma vermiş… O da Besmele’nin tamamı olan bu “Bismillâhirrahmânirrahîm” ile hem dünyanın, hem de içindeki canlı-cansız her şeyin hâkimi ve sultanı olmuştur.

Nuh aleyhisselâm yarım Besmele ile gemisini hem yürütür hem durdururken, Süleyman aleyhisselâm da bu tam Besmele’yle rüzgârlara hükmetmiş… Ve Sebe’ sûresi, 34/12. ayeti medlûlünce Hz. Allah, rüzgârları emrine vermiş… Ordusuyla birlikte günün sabahtan öğleye kadarki vaktinde bir aylık, öğleden akşama kadarki vaktinde ise yine bir aylık yol kat’ederek, bugün dahi en ileri teknolojiye sahip ülkelerin bile ulaşamadığı saltanata kavuşmuştur.

Onun bu saltanatı, İlâhi lûtuf gereği olduğu için, kıyamete kadar da hiç bir insan bu saltanata ulaşamayacaktır.

3. Muhammed sallallâhü aleyhi veselleme

Hz. Allah (c.c.) bu Besmele’nin tamamını Habibi Muhammed aleyhisselâma vermiş ve o bu Besmele ile Mi’raca yükselmiş, Arşı, Kürsî’yi, mülk ü melekûtü temaşa etmiş ve Cemal-i İlâhi ile müşerref olmuştur.

4. Ümmet-i Muhammed’e vermiş

Ümmet-i Muhammed de, bu Besmele’ye eğer sahip çıkar ve bununla doğar, bununla yaşar, bununla ölürlerse, Rasûlüllah’ın Mi’rac’da geçtiği bütün safhaları geçecek ve cennete varıp, Cemal-i İlâhi ile müşerref olacaklardır.
***

Bir rivayette şöyle anlatılmaktadır:

Cenab-ı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Mi’rac’da, Arş’ın altında bir kubbe ve o kubbeden de dört nehrin çıktığını görmüş… Hayran olup, Cenab-ı Hakk’a, aynı kubbenin altından nasıl rengi, tadı, kokusu ayrı dört nehrin çıktığını merak ettiğini arz etmiş… Cenab-ı Hak da ona, kubbenin altına girmesini emretmiş… Peygamberimiz kubbenin altına girip bakınca, hayranlığı bir kat daha artmış... Çünkü o dört nehrin birinin, kubbede nurdan yazılı olan Besmele’nin miminden, birinin Allah lafzının ‘he’sinden, birinin Rahmân lafzının ‘mim’inden, birinin ise Rahîm lafzının ‘mim’inden çıktığını ve aktığını görmüş… Hayreti, arzusu, daha da artınca, Cenab-ı Hak ona: “Ya Muhammed! Senin Ümmetinden her kim beni, bu isimlerimle anar, zikr ederse, ben de onu işte bu cennetime koyar ve bu dört nehrin her bireriyle bir daha susamamak üzere sularım” buyurmuştur. (10) 

***

BESMELE’NİN FAZİLETİNE DAİR BAZI HADİSLER

1. “Her bir hayırlı iş ki, ona Besmele ile başlanmazsa, o iş, sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.” (11)

2. “Cehennemde görevli olan ve Hz. Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu 19 azap melaikesinin elinden yakasını kurtarmak isteyen kişinin, Besmele’yi çok okumasını tavsiye ederim” diyen Peygamberimiz, devamla buyuruyor ki: “Besmele 19 harftir ve her harfi okuyanı, yarın, o zebanilerden kurtaran bir kalkan olacaktır.” (12)
3. “Bir öğretici önüne aldığı bir öğrenci çocuğa, ‘de bakalım’ derse, çocuk da o mâsum diliyle Besmele söylerse, bu söylenen Besmele’nin bereketiyle Hz. Allah (c.c.), hemen 3 tane cehennemden kurtuluş beraati yazar.” (13)

Biri
Besmele’yi okuyan çocuğa, biri ona Besmele’yi okutan ve öğreten Hoca’ya, diğeri de elinden tutup, onu okumaya götüren anne-babaya...

Kınyetü’t-Talib isimle eserde şöyle bir hadise nakledilmektedir:

“Şeytan hayâtında yaptığı şu üç feryat gibi hiç bağırmamıştır.

1. Lânetlenip göklerden
(melekler arasından) kovulduğu zaman.

2. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm doğup dünyaya geldiği zaman.

3. İçinde Besmele bulunan Fatiha-i Şerife nâzil olduğu zaman.


***

BİR HİKÂYE

“Dokunma, yetişiyorum!”

Hikâye,
Zeyd bin Harise’nin (r.a.) başından geçen bir hadisenin hikâyesidir… Bu zat; İslâm’ın ilk zamanlarında Rasûlüllah (s.a.v.) ile beraber, dini tebliğ için Taife giden ve Taifliler’in Rasûlüllah’a attığı taşlara vücudunu siper eden mübarek bir sahâbidir. 

İşte bu zat, kendisi gibi mü’min zannettiği ve arkadaş edindiği bir münafığın teşvikiyle ve ticaret maksadıyla yıllar sonra yine onunla Taif yolculuğuna çıkmışlardı. Arabistan’ın sıcağında bir hayli yol alıp iyice yorulunca, mü’min zannettiği bu münafığın da teklifiyle biraz dinlemek üzere yoldaki bir mağaraya girmişlerdi. Münafık arkadaşı bunun uyuduğunu görür görmez, ilk fırsatta ellerini, sonra da ayaklarını sıkıca bağlamış ve bu arada uyanan Zeyd arkadaşına: 

“Ne yapıyorsun?” deyince, münafık: 

“Eğer sen olmasa idin, Taifliler bu yolda Muhammed’i öldüreceklerdi ve bizi ondan kurtaracaklardı. Sen kendini ona siper edip, onu ölümden kurtardın, onun için senden intikam almak istiyorum” diyor. Hz. Zeyd biraz rica ediyorsa da, münafık asla fırsatı kaçırmak istemiyor ve hançerini çekip Zeyd’e hücum ediyor. Çaresiz ve güçsüz eli ayağı bağlı Hz. Zeyd, “Ya Rahmân!” diye feryad ediyor. Cenab-ı Hak bir meleğine (bir rivayette Cebrail aleyhisselâma, “Kulum Zeyd’in imdadına yetiş!” diye emrediyor. Bu emri alan melek “Dokunma yetişiyorum!” diye sesleniyor. Bu sesi duyan ve telaşlanan münafık dışarı çıkıp sağa sola bakıyor, kimseyi göremeyince tekrar saldırıyor. Hz. Zeyd yine, “Ya Rahmân!” diye iltica ediyor, o melek ikinci kez “Dokunma yetişiyorum!” diyor. Münafık yine dışarı çıkıyor, sağı-solu iyice kontrol ediyor, yine kimseyi göremeyince içeri girip üçüncü kez saldırıyor. Hz. Zeyd: “Ya Rahmân!” diye iltica edince, yine aynı ses duyuluyor: “Dokunma yetişiyorum!” Ve o anda melek mağaraya girerek münafığın kellesini uçuruyor. Zeyd’in de ellerini ayaklarını çözüyor, gözyaşlarını siliyor, ardından da veda etmek istiyor. Hz. Zeyd: 

Ey Allah’ın kulu! Sen kimsin? Ve halimi kimden, nasıl öğrendin? Nasıl gelip, beni kurtardın?” diyor. O melek de: 

“Ben Arş-ı A’lâ’da bulunan şu isimdeki bir meleğim. Sen birinci defa 'Ya Rahmân!' diye feryad edince, Arş-ı A’lâ sallandı. Ve Hz. Allah bana, 'Kulum Zeyd’in imdadına yetiş!' buyurdu, ben de 'Dokunma, geliyorum!' diye gürledim, ikinci defa saldırıp, sen yine 'Ya Rahmân!' diye feryad edince, ben o ana kadar birinci kat semaya gelmiş idim. Yine oradan 'Dokunma, geliyorum!' diye feryad ettim, üçüncü defa sana saldırıp sen de, 'Ya Rahmân!' diye iltica edince, yetişip canını cehenneme yolladım. Ve seni, Hz. Allah’a olan imanın Hz. Muhammed’e olan bağlılığın sebebiyle kurtardım” diyor ve vedâ edip, Zeyd’den ayrılıyor. (14)

Ey asrın şeytanları ve içimizdeki münafıkları sebebiyle bugün mânen elleri-ayakları bağlı, çaresiz mü’minler! Dilleriniz-gönülleriniz de mi bağlı? Kalkın seher vakitlerinde, kapanın secdeye
“Ya Rahmânu ya Rahîm!” diyerek Allah’a iltica edin. Allah’ın Arş’ı titreyecek bakın; dilleriniz gibi elleriniz, ayaklarınız da çözülecek ve ins u cinnin şeytanlarının elinden, şerrinden kurtulacaksınız....

*** 

"ALLAH ADIN ZİKREDELİM..."

Süleyman Çelebi merhum meşhur eseri Mevlid’inde diyor ki:

Allah adın zikr edelim evvela
Vacip oldu cümle işte her kula
Allah adı olsa her işin önü
Herkiz epter olmaya ânın sonu... 

*** 

"YALLAH" DEĞİL, "YÂ ALLAH"

Nakşi yolu Müceddinin kolunun 33. ve son halkasını teşkile eden Hz. Üstazım
Süleyman Hilmi TUNAHAN (k.s.) hazretleri buyuruyor ki:

“Harf-i tâ’rifdeki ‘elif’ sadece Allah lafzında katı’ okunacak. Yani: ‘Yallah’ denmeyecek de, ‘Ya Allah’ denecektir.”

Ve yine buyuruyorlar ki:

“Bazı gafil anne-babalar, bir yaşına gelen, konuşmaya çalışan yavrularına, ‘Anne de! Baba de!’ diye ısrar etmektedirler; bu çok yanlıştır. Çocuklarımıza ilk kelime olarak, ‘Allah’ın adını söyletmeliyiz ki, son sözleri de Allah olsun. Ve imanla bu âlemden öteki âleme gidip, Cemâl-i İlâhi ile müşerref olsunlar.”

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “
Bunların (Müslümanların) dualarının sonu, bütün (hamdler) âlemlerin Rabb’ına mahsustur şeklinde olacaktır”(15) buyurulmuyor mu?

***

BESMELE’SİZLİĞİN BEREKETSİZLİĞİNE DAİR BAZI HADİSLER

Hz. Aişe validemiz (r.anha) anlatıyor: 

“Rasûlüllah (s.a.v.) ashabından altı kişiyle yemek yiyordu. Bir a’rabi de geldi ve Besmele çekmeden oturup, iki lokma yemek yedi. Yemek hemen tükendi. Bunun üzerine Rasûlüllah, ‘Eğer Besmele çekerek yese idi, bu yemek bitmeyecek ve hepinize yetecekti” buyurdu. (16)

Halid bin Zeyd (Ebu Eyyub el-Ensari) hazretleri anlatıyor: 

“Bir gün biz Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yanında oturuyorduk, ona yemek getirildi ve biz de onunla beraber yedik. Fakat ben o gün yediğimiz yemek kadar bereketli bir yemek hiç görmedim. Son kısımlarında ise yemek birden tükendi. Böylesini de hiç görmedin. Bunun sebebini Rasûlullah’dan sorunca, O: ‘Biz yemeğe başlarken Besmele çekmiş idik. Sonra da Besmele çekmeyen biri geldi ve bizimle yedi. Şeytan da onunla beraber yediği için, yemeğimizin bereketi kalmadı” buyurdu. (17)

Yine
Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), “Eğer sen (gerçekten) Bismillah diyebilsen (Besmeleyi tam okuyabilsen), melekler seni, semaya doğru yükseltirler, insanlar da arkandan baka kalırlardı” (18) buyuruyor...

***

BİR HİKÂYE

“Bismillah de, yürü!..”

Mısır/Kahire’de bir Vaiz efendi Ramazan boyunca cemaate Besmele’nin faziletlerinden bahsederek çok güzel şeyler anlatmış. Netice olarak da “Bismillah de, yürü! Önüne dere-tepe, deniz-nehir, ne gelirse gelsin korkma!” demiş. Vaizi dinleyenlerin arasında, çok samimi ve Nil’in karşı yakasında oturan hakiki bir Müslüman varmış. Vaiz efendi’nin bu sözünü duyunca çok sevinmiş ve hiç tereddüt etmeden Nil’in kenarına gelmiş, Bismillah deyip nehrin üstünden yürüyerek karşıya geçmiş. 

Ertesi akşam bir iftar hazırlamış ve Vaiz efendiyi de iftara çağırmış.

Vaiz Efendi ona:

“Evin nerede?” diye sorunca adam:

“Nehrin karşısında” diye cevap vermiş ve yola koyulmuşlar… Gide gide Nil’in beriki kenarına kadar beraberce yürümüşler. Vaiz:

“Hani evin?”

“İşte şurada” diye evini göstermiş.

“Hani köprü?”

“Hocam! Köprüye ne hacet? Sen va’zında Bismillah de ve yürü demedin mi?” Ve o Müslüman: “Bismillah” demiş ve Nil’in suları üstünde evine doğru yürümeye başlamış. Vaiz efendi arkasından:

“Sen git! Sofrayı hazırla, ben köprüden dolaşır, iftara yetişirim” diye bağırıp, köprüye yönelmiş...
***

İbn Abbas (r.anhüma) hazretleri buyuruyor ki:

“Bir gece sabaha kadar Hz. Ali (r.a.) ile Besmele’nin ‘ba’sından, onun mana ve esrarından bahsettik. Yine de bitiremedik. Ve ben ilim denizinin yanında bir nokta olduğumu o gece anladım...”

Nitekim
Fatiha sûresi hakkında Hz. Ali (r.a.), “Eğer isteseydim, Fatiha’ya 70 devenin taşıyabileceği bir tefsir yazardım. (Şüphesiz Fatiha’ya Besmele’de dâhildir)” buyuruyor. Ve yine diyor ki: “Benim şu göğsümde birikmiş, yerleşmiş muazzam bir ilim var. Amma ben onu verebileceğim (öğretebileceğim) kimse bulamıyorum.” (19)

Çünkü
Hz. Allah, bizler hakkında kitabında, “Size ilimden ancak çok az bir şey verilmiştir.” buyuruyor. (20)

Pîrandan Şeyh
Ebu’l-Hasan el-Harakani ile Habib-i Acemi (k.sırrahüma) ümmi idiler. Ama tabii nasıl ümmi! Veysel Karani hazretleri gibi... 

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri de, “İlmin sonu acz ve cehildir” buyurmuş ve “İnsan âlim oldukça, âciz ve cahil olduğunu anlayıp, yine âciz ve cahil olmayan Allah’a yönelmeli, yoksa şeytan olur çıkar” diye de talebelerini ikazda bulunmuşlardır. 

***

BİR KIT’A 

Hakikatte değil, afâkı tenvîr eyleyen güneş,
Kalır zulmette âlem, olmasa envâr-i zikrullah.
Teşebbüs eyledim söze, zikrullah ile ben de,
Kelâmım nûra gark olsun, bi-hakkı nûr-i BİSMİLLÂH...

Ali Emîri Efendi (21) 

B E S M E L E“ (Akrostiş)

Bismillâhirrahmanirrahim, Allah rahman, Allah rahim
İnancı zayıf olanın, hali nicedir ah, ne vahim
Sakın düşürme dilinden, zikrinde Besmele olsun
Mutlak her işinde hayır, hanene de huzur dolsun
İnancınla her melânet, kara bulutlar kaybolsun
Lâyıkıyla zikr-eyle ki, güzellikler seni bulsun
Lûtfuna erişmek için, dilinde Besmele olsun
Aşk'la söylenen Besmele, öyle yakışır ki dile
Hak yolundaysa gidenler, tökezlemez bir an bile
İmanının, inancının, başlangıcıdır Besmele
Rabb'e giden her kapıyı, inan açandır Besmele
Ruhu bir nûr pak eden, bereket saçandır Besmele
Al nakş-eyle sen diline, örnek te olsun nesline
Hayır beklenen her işte, müstahaktır o Besmele
Mutlaka Besmele oku, her işi hayırla doku
Allah’ın izniyle Besmele, var eder olmayan yok'u
Nasibini onla ara, çalınmaz yüzüne kara
İnan bereketin olur, inan olmazsın fukara
Rabb'ine el açarken de, mutlak Besmele'yle dile
Rızasına nail olur, kolaylanır en zor bile
Ağızdan çıkan Besmele, her daim hayra vesile
Hak yolun da her kelime, nûr olur Besmele ile
İlmin de ekle en başa, Besmele'yle başla aşa
Mutlu, huzurlu ve kutlu, Rabb'inden umutlu yaşa


Refah Torlak


DİPNOTLAR
1) Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb, 18.
2) Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadis No: 3023.
3) Hicr suresi, 15/87.
4) Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadis No: 914.
5) İbn Hanbel, Müsned, 1, 62, 66, 72.
6) Müslim, Sahîh, Ezkâr, 26.
7) Bkz. Cilt 1, Mukaddime.
8) Hicr suresi, 15/2-3.
9) Hud suresi, 11/41.
10) Tefcîru’t-Tesnîm fî Kalbin Selîm, s. 16-17.
11) Ebu Hureyre rivayet etmiştir, Feyzu’l-Kadir, C. 5, S. 13.
12) Tefcîru’t-Tesnîm fî Kalbin Selîm, s. 16.
13) Tefcîru’t-Tesnîm fî Kalbin Selîm, s. 16.
14) Bkz. Tefsir-i Tibyan’ın bidayeti.
15) Yunus sûresi, 9. ayet sonu.
16) Kastalani, Mevahib-i Ledüniyye kenarı C. 2, S. 16.
17) Kastalani, Mevahib kenarı, C. 2, S. 9.
18) Camiu’s-Sağir, Harf-i Lâm.
19) Bkz. Semerâtü’l-Fuad.
20) İsra sûresi, 85.
21) el-Mevaizu li’l-İhvan min Şuabi’l-İman, gayr-i matbu'..


Tarih: 00:52, 2/10/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Şevval ayında tutulan 6 gün oruç


 Halis ECE

Dilerseniz mevzuyu, daha kolay anlaşılabilmesi için, birkaç soru cümlesiyle ele alalım. Mesela;
- Şevval ayında tutulan altı gün orucu
nun mahiyeti nedir?

- Bu orucu hemen bayramın ardından ve peş peşe mi tutmak gerekir? Yoksa belli aralıklarla da tutulabilir mi?

- Kaza borcu bulunan kadınlar önce kazalarını mı tutmalı, yoksa “altı gün orucu”nu mu tutmalı?


***

Şimdi de gelelim bu soruların cevaplarına

Sahih-i Müslim ve Sünen-i Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

Kim Ramazan ayında oruç tutar, sonra onun peşinden, şevval ayından da altı gün eklerse, sanki yılın tamamını oruç tutmuş gibi olur.”
(1)

Âlimlerin çoğu bu hadis-i şerife dayanarak bu orucu tutmanın müstehap olduğunu ifade etmişlerdir. (2)

***

Peki bu oruç nasıl tutulacak?


Bazılarına göre, Ramazan ayının hemen peşinden tutulması daha güzeldir; çünkü yukarıdaki hadis bir başka rivayette: “
Kim hemen bayramın ardından altı gün oruç tutarsa…” diye nakledilmiştir. (3)

Bazıları da bu orucu anlatan hadiste bir ayırım söz konusu olmadığına göre, Şevval içerisinde tutulduktan sonra, nasıl tutulursa tutulsun, fark etmez kanaatindedirler.

Kimileri de, Ramazanın devamı sanılmasın diye aralıklarla tutulmasının daha evla olduğu görüşündedirler.

Bunlardan çıkan sonuç şudur:

Müstehap olan bu
altı gün orucu
nu tutmak isteyenler, bunu peşpeşe tutabilecekleri gibi belli aralıklarla da tutabilirler. Bunların birini diğerine üstün kılacak dini bir delil yoktur.

Ayrıca nafile ibadetlerde genişlik ve kolaylık esastır; o bakımdan şevval ayında tutulacak 6 günlük orucu da kişi, dilediği ve kolayına geldiği şekilde tutabilir. Şöyle ki:

a) Dilerse hiç ara vermeden eda eder.

b) İsterse haftanın pazartesi ve perşembe günlerinde tutarak tamamlayabilir.

c) Arzu eder ve şartları da müsaitse, eyyam-ı biyz'ı yani ayın 13-14-15. günlerini de içine alarak tutabilir.


Görüldüğü üzere son iki şıkta, iki sünneti birden yerine getirmiş olur. Yani hem şevval ayınının 6 orucunu hem de pazartesi-perşembe oruçlarını ya da eyyam-ı biyz sünnetlerini ifa etmiş oluyor kişi...

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)
"Kulların amelleri pazartesi ve perşembe günleri Rablerine arzolunur; ben de amellerimin oruçlu bulunduğum halde Allah'a arzolunmasını seviyorum" (4) buyurmuşlardır. Nitekim bir rivayette de, "Rasûlüllah (s.a.v.), pazartesi ve perşembe günleri oruç tutabilmek için imkân arardı-kollardı" (5) denilmiştir.

Eyyam-ı biyz yani ayın parlak günleri olan 13-14-15. günleriyle alakalı olarak da buyrulmuştur ki, "
Rasûlüllah (s.a.v.) ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde biyz orucunu tutmayı emrederdi..."
(6) Tabii buradaki emirden kasıt tavsiyedir, bu orucun sünnet oluşudur.

***

Kadınların borçlarına gelince…

Âlimlerden meseleyi şöyle anlayanlar vardır:

Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevvalden de altı gün ilave ederse…” buyrulduğuna göre, Ramazan tamamlanacak ve ayrıca Şevval’den de ona,altı gün
eklenecektir.

Öyleyse kadınlar -eğer varsa- öncelikle Ramazan ayında tutamadıkları oruçlarını kaza edecekler; sonra altı gün daha tutmuş olacaklar ki, Ramazanı tamamlamış ve ona Şevval’den eklemiş olsunlar.

Mesele elbette böyle anlaşılabilir; ancak, şöyle de anlaşılması mümkündür:

Ramazan orucu farzdır ve asıl tutulması gereken oruç budur. Başka hiçbir oruç buna denk görülmemeli ve denkmiş gibi tutulmamalıdır. Ancak Ramazan orucunun insanları fazla yormaması ve en rahat tutulabilmesi için dinin sahibi bizi teşvik ederek Recep ayından oruca alıştırmaya başlar… Şaban
da oruç biraz daha çoğalır… Böylece Ramazan ayına birden ve aniden girilmemiş, hazırlıklı ve alışmış olarak girilmiş olur.

Ramazan bitince de oruç yine birden bırakılmış ve böylece beslenme alışkanlıkları keskin zikzaklarla değiştirilmiş olmaz. Belli aralıklarla bir
altı gün
daha tutularak, hem ameller bire on karşılık göreceği için sevap katlanmış, hem de sağlığın korunmasına dikkat edilmiş olur. Bunun bir hikmeti de bu olsa gerektir.

İkinci bir hikmeti de, kadınların Ramazan’da tutamadıkları oruçlarını, vakit kaybetmeden hemen Ramazanın ardından tutulmaları teşvik edilmiş… ve bu oruçta kadın erkek ayrılmadan erkeklerin de tutmaları, böylece kadınlara destek olmaları sağlanmış olur.


Şevval’in altı gün orucunun eğer böyle bir hikmeti varsa, o zaman bu orucu peş peşe tutmak yerine, önce daha az, sonra daha fazla aralıklarla tutmak daha uygun olmalıdır. Tıpkı arabayla bir tünele girerken gözleri alıştırmak için, önce ışığın yavaş-yavaş azaltılması, çıkarken de yavaş-yavaş çoğaltılması gibi…

Yine böyle bir hikmetin var olduğunu kabul ettiğimizde,
kadınlar Ramazan’da tutamadıkları oruçlarını Şevval’de kaza ederlerse, hem borçlarını ödemiş, hem de şevval’de altı gün oruç tutmuş olurlar diyebiliriz.

Tabii ki netice itibariyle bütün bunlar, birer anlamaya çalışma gayretinden ibarettir.

*** 

Altı gün orucu hakkında söylenmiş son ve kesin hükmü şöyle özetleyebiliriz:

Ramazan ayı ve bayramından sonra Şevval ayı içinde, halkımız arasında
"altı gün orucu"
adıyla bilinen orucu tutmak -yukarıda da belirttiğimiz üzere- sünnettir.

Şevvâl ayının ilk gününde yani ramazan bayramının birinci günü oruç tutulması haramdır. Bayramın diğer günlerinde ise kaza ya da nafile oruç tutulabilir.

Ramazan ayının bir nevi tamamlayıcısı durumunda olan Şevvâl ayında tutulacak altı günlük oruç, bir Müslüman'a bütün bir yıllık oruç sevabı kazandıracaktır.

Gene yukarıda belirttiğimiz üzere bu altı günlük orucun bitişik olması, yani ara vermeden tutulması mecburiyeti yoktur; belli aralıklarla da tutulabilir. Mesela evvelinde, ortasında ve sonunda da olabilir. Ancak bu oruç, şevvalin 12’si ile 17’si arasında tutulduğunda
eyyâm-ı biyz
da oruçlu geçirilmiş, dolayısiyle iki sünnet birlikte yapılmış olacağından çok büyük sevabı vardır.

Hasılı Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.),
Şevval ayından 6 gün oruç tutanların, senenin tamamını oruçlu geçirmiş olacağı müjdesini vermiştir.
(7)

***

6 günlük oruçla nasıl bir senelik oruç sevabı elde ediliyor?


Şevvâl ayında tutulacak altı günlük oruçla, bir yıl oruç sevabının nasıl elde edileceği âlimlerce şöyle ifade edilmiştir:

Yüce dinimizce,
bir iyilik yapana on sevap verileceği yolundaki ayet-i kerime( esas alındığında, bir Müslüman otuz günlük ramazan orucuna ilâveten şevvâl ayındaki altı günlük oruçla 36 (otuz altı) gün tutmuş olmaktadır.


Bu 36 (otuz altı) rakamı, hadis-i şerifte ifade edilen 10 (on) sevap ile çarpıldığında, 360 (üçyüz altmış) gün elde edilir.

Böylece kameri ay hesabıyla bütün bir yıl oruçla geçirilmiş gibi olur.

Rabbim, farz olan Ramazan orucunu ifadan sonra, sünnet olan bu 6 günlük Şevval orucunu da eda edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser kılsın.


DİPNOTLAR
(1) en-Nevevî, Riyazu's-Sâlihîn, Hadis No: 1251.
(2) el-Fetâva’l-Hindiyye, Hey'et, 1, 201.
(3) Kütüb-i Sitte Muhtasarı, 17, 166.
(4) Tâcu'l-Usûl, 2, 89.
(5) İbn Mace, Sünen, 1, 553.
(6) el-Mübârekfûrî, M. Abdurrahman b. Abdirrahîm, Tirmizi şerhi Tuhfetü'l-Ahvezi, 3, 469.
(7) Mübarek Gün ve Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen Dua ve İbadetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul 1983, s. 45.
( En’âm suresi, 6/160.



Tarih: 23:14, 25/9/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Bayram ve Ramazan Ayının Kazandırdıkları..


 Halis ECE


Sevgili okuyucular;

Mübârek Ramazan ayını müteâkip bir bayramı daha idrâk etmenin, muhakkak ki büyük bir sürûr ve saâdeti var hepimizin gönlünde...

Öncelikle
topyekûn İslâm âleminin mübârek Ramazan Bayramları’nı tebrik eder, Cenâb-ı Hak’tan sağlık-âfiyet, huzur ve emniyet dolu nice bayramlar dileğiyle iki cihan saâdetleri niyâz ederiz.

Gelelim şimdi de bu mübârek ayın biz mü’minlere kazandırdığı bazı güzel haslet ve ecirlere... Bir başka ifadeyle, maddi ve manevi kazançlara…

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennem azâbından kurtuluş olan mübârek Ramazan ayı, şüphesiz İlâhi kazançların harman olduğu bir aydır. Bu mübârek ay, her şeyden evvel vakitlerimizi tanzim etmemize vesile oldu. Bundan önceki aylarda sahuru ve iftarı düşünmeyip istediğimiz zaman yiyip içerken, bu ayda bunlar, belli bir proğrama bağlandı. Vücutlarımız dinlendi. Yemeklerimiz artık o muayyen vakitlerde yenmeye başlandı. Böylece, diğer aylarda çoğu zaman ayrı ayrı yenen yemekler, Ramazan ayında âilelerin, dost ve ahbapların, fakir ve zenginlerin birlikte oldukları sofralar hâline geldi. 

Oruç bize, istersek irâdemize hâkim olabileceğimizi gösterdi. Sofra kurulmuş, üzerinde çeşit çeşit yiyecekler hazır ve bizim onları yememize hiçbir şey de mâni/engel olmadığı halde, Allâh'a olan itâat ve teslimiyetimizden dolayı, ezan okunmadan elimizi onlara uzatmadık. Kısacası sabretmesini bildik.

İbâdetlerimizde bir düzen hâkim oldu.
Vakit namazlarımızı ve bilhassa yatsı ve terâvih namazlarını cemaatle kılmaya daha bir gayret gösterdik. Cemaat şuuruna vardık, cem’iyyetten ayrı kalmanın zararlarını idrâk ettik. Diğer mü’min kardeşlerimizle aynı safta, aynı kıbleye yönelerek, bizleri yaratan Rabb’imizin huzurunda fâni bir kul olmanın hazzını yaşadık. Teheccüd namazlarına alıştık. Duhâ ve evvâbin namazlarını kılmaya başladık.

Oruç tutan mü’minlerin, cennetin Reyyân isimli hususi kapısından gireceklerini öğrendik. Yine bu ibâdetin ecrinin, mü’mine, bizzat Hz. Allah tarafından verileceği müjdesini aldık.

Huşû içerisinde
terâvih namazlarımızı edâ ettik. Yirmi rek’âtlik bu namazı, sevabına inanarak ve mükâfatını yalnızca Allah'tan umarak kılanların geçmiş günahlarının affedileceği müjdesini aldık. Tabii bu arada, “Terâvih sünnettir, kılmasan da olur!” diyen bedbahtlara da rastlamadık değil elbette... Ancak bunların yanında, “Ramazan münasebetiyle kapalıyız” diye meyhanesinin, içkili lokantasının camına ilân yapıştıranları da gördük. Oruç tutmasalar da Ramazana saygı gösterip alenî yiyip içmekten kaçınan insanların da hâlen bulunduğuna vâkıf olduk.

Zekât ve fitrelerimizi ihtiyaç sahibi kardeşlerimize yahut bunlara hizmet veren kuruluşlara vererek, onların evlerinin-müesseselerinin de şenlenmesine vesile olmanın sevincini yaşadık. Fakir-fukarayı gözeterek, iftar sofralarımıza dâvet ettik. İftar ettirdiğimiz kişilerin alacağı sevap kadar sevap alacağımızı, üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmayacağını da öğrendik.

Ramazan ayında suç işleme nisbetlerinin düştüğünü; kavga, adam öldürme ve hırsızlık ve benzeri suçların sayısında çok büyük ölçüde düşüşler olduğunu gerek basından, gerekse medyadan öğrenince, bütün ayların Ramazan ayı gibi olması için duâ ettik.

Kur'an ayı olan Ramazan'da, hatimler okuduk, mukâbele’de bulunduk, vaazlar-sohbetler dinledik... Onu daha iyi anlamaya-kavramaya ve hayatımıza tatbik etmeye çalıştık. Kezâ gücümüzün yettiğince Rasûlüllâh Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine uymaya, hakiki vârisleri olan ulemânın gösterdiği yolda yürümeye gayret ettik. Kabirlerini ziyâret edip ruhlarını şâd etmeye, kendilerini vesile edinip feyz-i İlâhiden istifâde ve istifâzaya çalıştık.

Ramazan ayı dışında, öfkelendiğimiz zaman bazan kötü sözler söylediğimiz, yanlış hareketlerde bulunduğumuz halde, bu ay içerisinde daha sâkin olabilmek için gayret gösterdik, çaba sarf ettik. Kötü muâmeleyle karşılaştığımız zaman, “Ben oruçluyum” demekten başka bir karşılık vermedik. Orucu sadece midemize değil, gözümüze-kulağımıza, elimize-ayağımıza, dilimize-gönlümüze ve sâir bütün a‘zâlarımıza/organlarımıza da tutturmaya çalıştık. 

Kısacası
oruç vesilesiyle çirkin huylardan kaçınıp güzel ahlâka sahip olabilmek için hassâsiyet gösterdik.

İftar vaktini beklerken, âdeta hemen her gün bayram sevinci yaşadık. Bir an evvel ezan okunsa da “kuruyan dilimiz, damağımız, ıslanmaya hasret dudaklarımız suya kavuşsa” diyerek, iftar saatini şevk ve heyecanla bekledik... Bu esnada Sevgili Peygamberimiz Efendimiz'in, “Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri iftar ettiği, diğeri de Allâh'a kavuştuğu vakit...” mübârek sözlerini hatırlayıp, iftar vaktinde yaşadığımız bu sevinci, en büyük sevinç vesilesi olan diğeri ile de pekiştirmesini Rabbimizden niyâz ettik...

Mübârek
Ramazan ayında oruç, iftar, terâvih, va‘z, mukabele, sadaka-i fıtır, zekât, itikâf gibi ibâdetlerin, insanı nasıl da âdeta melekleştirdiğini gördük ve bu mübarek ayı çok iyi değerlendirmeye çalıştık. Sadece bu ayda değil, ölünceye kadar böyle yaşamak gerektiğini... “Allah için yapılan işlerin-ibâdetlerin en makbûlü, az da olsa devamlı olanıdır” hadîs-i şerifini kendimize düstur edindik. Ve asıl gâyenin, Müslüman olarak ruhumuzu teslim edebilmek olduğunun şuuruna bir kere daha erdik.

Bazı
basın ve medyamızın, Ramazan ayını ısrarla oyun ve eğlence ayı gibi lanse etmeye çalışan proğramlarına rağmen, on bir ayın sultanı Ramazân-ı şerifin eğlence ayı değil, ibâdet-tâat, kıraat-zikir, tesbih-tehlil, tahmid-şükür ve tefekkür ayı, mânevî hasat zamanı olduğunu aklımızdan-gönlümüzden bir an bile olsun çıkartmadık. 

Böylece,
Ramazan ayını bir eğlence, şarkı-türkü, direkler arası ve benzeri bir takım oyunlarla oyalanmaktan ibâretmiş sanan veya öyle göstermeye çalışan bazı televizyon kanallarına kendimizi kaptırıp aldanmadık… Vakitlerimizi boşa harcamadık.

Ramazan ve bayram vesilesiyle tebrikleştik, birbirimize duâ ettik, af ve mağfiret diledik. Tebrik, telefon, e-mail kutlamalarıyla ictimâî/sosyal dayanışmayı, kaynaşmayı, birlik ve beraberlik duygularını en zirve noktaya taşıdık elhamdülillah...

***

Unutmamalıyız ki; 

Her günümüzü
CUMA, her gecemizi KADİR, her ayımızı RAMAZAN yapmak kendi elimizde... Yeter ki biz, bu mübârek ay, gün ve geceleri değerlendirmesini bilelim.

Ne mutlu,
RAMAZAN ayına ulaşıp, onun kıymetini bilerek hakkıyla değerlendiren ve mükâfat olarak da BAYRAMa kavuşan mü’minlere... Ve ne saâdet Cemâl-i İlâhî ile müşerref olacak Müslümanlara…

***

Dilerseniz yazamızı,
Nuray Mert'in Radikal’de yayınlanan (28 Aralık 2000) enteresan bir yazısı ile noktalayalım. Yazı, Sirk bitti başlığını taşıyordu. Yazıda âdeta medyamızın Ramazan fotoğrafı sergileniyordu. Aradan geçen buncu zamana rağmen, bugün için de değişen bir şey olup olmadığını görmek açısından, gelin birlikte okuyalım:

“... Her Ramazan ayında,
‘bundan daha kötüsü olamaz’ diye düşünüyorum, tahminim yanlış çıkıyor. Ramazan ayı, yine, hatta her zamankinden de fazla, tam bir sirk ortamı hâlinde yaşandı. Bir kere, özellikle son yıllarda Ramazan, dinle bitmez tükenmez hesaplaşma merakına iyi bir gerekçe oluşturuyor. Bir taşla birçok kuş vurulmaya çalışılıyor; bir yanda Ramazan reyting savaşlarının uzantısı hâlinde, her türlü soytarılığa vesîle teşkil etmiş oluyor... Diğer yanda işin ciddi boyutu devreye giriyor; fırsat bu fırsat, siyasal İslâm'a itibar kaybettirme gayretleri kılıktan kılığa giriyor, siyasî olması gereken bir tartışma komik hâle geliyor.

“... Ardından, mûtad din tartışmaları geldi; bu yolla
İslâmiyet'e ilişkin her türlü kuşku ve rahatsızlık bir daha ortaya dökülüp saçıldı. İşin tuhaf tarafı, İslâmiyet tartışmalarının en çok da dindar olmayan insanların meselesi olması! 

“Her dinî vesileyle dindarların sorgulanması, sîgaya çekilmesi hatta rencide edilmesi doğal sayılıyor; örneğin karınca ezmez bazı ilahiyatçılar, kadının dövülmesinin hesabını
İslâm üzerinden vermeye çalışıyorlar. Bu soruya tek mantıklı cevabı bir Tv programında bir yazar verdi; dayanamayıp, Siz hiç dinî gerekçeyle kadın dövüldüğünü duydunuz mu? dedi.

“Final,
İslâmî kesimin en tartışmalı ismi Edip Yüksel'in kışkırtıcı tezleriyle ekranlarda zuhûr etmesiyle yaşandı... 

"Bir sirkti, şimdilik bitti!”

***

Evet hep böyle olmuş, en ciddî inanç ve fikir meseleleri, maalesef bu kötü ve olumsuz tutumlar yüzünden en elverişsiz şartlarda gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla hiçbir zaman sağlıklı neticeler elde edilememiştir.

Bu seneki (M. 2009 / H. 1430) Ramazan ayında ise -hamdolsun- önceki yıllarda karşılaştığımız gereksiz-faydasız, kışkırtıcı ve maksatlı tartışmalara pek rastlamadık… İnşaallah önümüzdeki yıllarda da bu olumlu atmosfer devam eder. Milletimiz de manevi huzur ve sükunet içerisinde Ramazan ve bayramlarını idrak ederler...

***

BAYRAMA DAİR İKİ GÜZEL BEYİT
 
* Herkes nevâl-i sofra-i hâhişte müstefîd 
  Hân-ı atıyyeden bana mâfiş nevâl-i ıyd
 
                                           Sâbit, ö. 1712 

Günümüz Türkçesiyle şu demek: “Arzu ve emel sofrasının nimetlerinden herkes doyunca(ya kadar) yiyor. Ama o bahşiş sofrasında benim için, bir
BAYRAM azığı bile yok”. 

* Gayrılar vaslıyla şâd olsa ziyâd olur gamım
   Mâtem ehlinin sürûr-ı ıyd yasın artırır.
 
                                            
Aşkî, ö. 1574

Demek istiyor ki şairimiz: Bayram geldi diye herkesler şâd
(sevinç-sürur içinde) olurken, benim gamım-kederim-tasam çoğalır; çünkü bayram sevinci, mâtem ehlinin yalnızca yasını-üzüntüsünü artırır.” 

Şiirlerin mefhumunu şöyle bir düşündüğümüzde görüyoruz ki, şairlerimiz sanki günümüz Müslümanlarının hâl-i pürmelâline de ışık tutmuş yaşadıkları o asırlardan... 

Ne diyelim! 

Rabbü'l-âlemîn encamımızı hayreylesin. Tez elden tüm sıkıntı ve ıztıraplardan kurtuluş, ebedi ve sermedi saadeti yakalamak nasip ve müyesser eylesin cümlemize ve bilcümle Ümmet-i Muhammed'e...

***

İslâm âleminin Ramazan Bayramı’nı tekrar tebrik ile Rabbim’den, topyekün insanlık için hayırlı inkişaflara vesile olmasını niyâz ediyorum.


Tarih: 22:31, 19/9/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Annenle-babanla dünyada iyi geçin

Halis ECE

Annenle-babanla dünyada iyi geçin


Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!” bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel (tatlı ve yumuşak) söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar) indir (alçakgönüllülükle onlara daima kol-kanat ger) ve ‘Yâ Rab, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse (şefkatle yetiştirmişlerse) Sen de kendilerine (öylece) rahmetinle muamele eyle’ diye dua et. (1)

“Ebû Hüreyre’den (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam, ‘Yâ Resûlellah, güzel sohbet (ve iyiliğim)e inananlardan en fazla hak sahibi olanı kimdir?’ diye sordu. Resûlellah (s.a.v.), ‘Annendir, sonra da annendir, daha sonra yine annendir. Ondan sonra baban, daha sonra (derece derece) diğer yakınlarındır’ buyurdu.” (2)

Bir Müslüman’ın, anne-babası müşrik bile olsa onlarla iyi geçinmenin yollarını araması gerekir. Şayet fakirseler, nafakalarını temin etmesi şarttır. Rabb’imiz buyuruyor ki:

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü anası onu, zayıflık üstüne zayıflıkla (nice sıkıntılarla) taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. (İşte bunun için önce) bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunduk. Dönüş, ancak banadır. Bununla beraber eğer her ikisi de bilmediğin bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman (müşrik olman) hususunda zorlarlarsa, onlara itâat etme. Fakat, onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin yoluna tâbi ol. Nihâyet dönüşünüz ancak banadır. O zaman ben de size yapmış olduklarınızı haber veririm.” (3)

Bu âyetler, Sa‘d bin Ebî Vakkas (r.a.) ile anası hakkında nâzil olmuştur. Sa‘d (r.a.), anasına son derece itâatkâr bir kimseydi. Müslüman olduğu zaman, anası:

— Ey Sa‘d, sen ne yaptın? Eğer bu yeni dini bırakmazsan, yemin olsun ki; ben yemem-içmem, nihâyet ölürüm. Sen de benim yüzümden, “Hey anasının katili!” diye kötü bir isimle anılırsın, demişti.

Hazret-i Sa‘d:

— Yapma ana, ben bu dîni hiçbir şey için terketmem, deyince, o da iki gün iki gece yememiş, kuvvetten düşmüştü. Bunu gören Hz. Sa‘d’ın (r.a.), son sözleri ise şunlar olmuştu:

— Anneciğim! Bilesin ki, vallâhi yüz canım olsa da birer birer çıksa, ben bu dini hiçbir şey için terk edemem. Artık ister ye, istersen yeme...

Zira Cenâb-ı Hakk, “müşrik olman hususunda zorlarlarsa, onlara itâat etme. Fakat, onlarla dünyada da iyi geçin” buyuruyordu.

İmâm Kurtubî (rh.) el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân isimli eserinde demiştir ki: “Anne-babaya, mârûf olan (yani şer’i şerîfe aykırı olmayan, Allâh’a isyânı mûcip bulunmayan) hususlarda itâat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek gibi hususlarda, herhangi bir emir verirlerse, itâat edilmez.” (4)

Ashaptan bir zât Resûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.), “Ben kime iyilik edeyim?” diye sormuştu. Buyurdular ki: “Annene, sonra yine annene, sonra yine annene.” “Ya ondan sonra?” dedi. “Babana” buyurdular. (5)

Bu mevzûda Hanefî fukahâsının görüşleri ittifakla şöyledir:

Anne-baba fakir oldukları müddetçe, gayr-i müslim bile olsalar, onların nafakası mükellef olan evlâdın üzerine vâciptir. Bu, Allah Teâlâ’nın, ‘Onlarla dünyada mâruf bir şekilde geçin’ emrine dayanır. Bu âyet-i kerime, kâfir olan anne-baba hakkında nâzil olmuştur ve Resûlüllah (s.a.v.), ‘mâruf’u ‘hüsn-i muâşeret’ yani iyi geçinme olarak tefsir etmişlerdir.

Kaldı ki evlâdın, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne-babasını açlığa, sefâlete terketmesi mâruftan değildir.

Yine Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.), anne-babasının nafakası hakkında suâl eden bir gence, ‘Sen ve malın, baban içindir’ buyurmuşlardır. Bu mânâ, evladdan hem erkeğe hem de kadına şâmildir. O bakımdan her ikisi üzerine de vâciptir. (6)

Velhâsıl, anne-baba gayr-i müslim de olsa, günaha ve isyâna iştirak etmeksizin Allâh’ın rızâsına uygun şekilde onlarla iyi geçinmek gerekir. Yeme-içme, giyim-kuşam, yatıp kalkma gibi ihtiyaçlarını karşılamak, onlara eziyet etmemek, ağır söz söylememek, hastalandıklarında alâkadar olmak, vefatlarında defnetmek gibi dünyaya ait hizmetlerini yerine getirmemiz şarttır, boynumuzun borcudur.

Dünyevî hüküm bu. Din işine gelince; bu hususta da Rabb’imizin, “Bana dönenlerin yoluna tâbi ol. Nihâyet dönüşünüz ancak banadır. O zaman ben size, yapmış olduklarınızı haber veririm” fermânına uyacağız. Resûlüllah Efendimiz’in ve vârisleri olan alimlerin gösterdiği yolda yürüyecek, son nefesimize kadar itaat ve teslimiyetten ayrılmamaya, isyandan uzak durmaya gayret edeceğiz. Zira başka kurtuluş yolu da, çaresi de yok.

Dilerseniz bu mevzuda yine Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) kulak ve gönül verelim…

“Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Resûlüllah’a (s.a.v.), ‘Hangi iş (ecir ve sevap bakımından) daha üstündür?’ diye sordum. O, ‘Vaktinde kılınan namazdır’ buyurdu. Ben, ‘Sonra hangisidir?’ dedim. O, ‘Anne-babaya iyilik etmektir’ buyurdu. Ben, ‘Daha sonra hangisidir?’ dedim. Resûlüllah (s.a.v.), ‘Allah yolunda cihaddır’ buyurdu.” (7)

Ve yine buyurdu ki, “Rabb’in rızası babanın rızasını kazanmakta, Rabb’in gadabı da babanın gadabında gizlenmiş bulunmaktadır.” (8) “Baba cennet kapılarının ortasıdır. Dilersen (yani ondan uzak kalmayı göze alabiliyorsan) o kapıyı kaybet, yahut (yoksa) onu koru.” (9)

Sözün özü; cennet annelerin ayağının altında, babaların rızasında/hoşnutluğunda gizlenmiştir. Sonsuz hayatın nimetlerini, cennet ve Cemâl-i ilahiyi arzu edenler, Allah’a kulluk vazifelerinin yanında anne-babalarını da hoşnut etmeye çalışmalıdırlar. “Allah Teala iki kimseye; azgınlıkta haddi aşana ve anne-babasına isyan edene/başkaldırana (cezasını) acele verir.” (10)


DİPNOTLAR
(1) el-İsrâ, 17/23-24
(2) Müslim Sahîh, c. 8, s. 2
(3) el-Lokman, 31/14-15
(4) İmâm Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire, 1867, 14/64
(5) Buhârî, Sahîh, Edep, 2
(6) İmâm Mergınânî, el-Hidâye Şerhu Bidâyetü’l-Mübtedî, 2/46; Molla Hüsrev, Düreru’l-Hukkâm, 1/418
(7) Müslim Sahîh, c. 1, s. 63
(8) Tuhfetü’l-Ahvezî (Tirmizî şerhi), Matbatü’l-Fecâleti’l-Cedîde, Kahire, 1967, c. 6, s. 25
(9) Tuhfetü’l-Ahvezî, c. 6, s. 25)
(10) Feyzu’l-Kadir, Matbaa-i Mustafa Muhammed, Mısır, 1938, c. 1, s. 151


Tarih: 14:14, 9/5/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

H I D I R E L L E Z

Halis ECE

H I D I R E L L E Z

Hızır ve İlyas aleyhimesselâm



Miladi takvimle 6 Mayıs günü Hıdırellez’dir. Hızır günleri yani yaz mevsiminin başlangıcı sayılan 6 Mayıs günü, Rumî senede Nisan ayının yirmi üçüncü gününe rast gelir.

Bilindiği üzere Rumî takvimde yıl, Hızır ve Kasım (yaz ve kış) günleri olarak ikiye ayrılır. Mayıs ayının 6’sında Hızır ile yaz başlar, 186 gün sürer. Kasım ayının 8'ine kadar devam eder ve bundan sonra kış başlar. 179 gün sürer. Şubat'ın 29 çektiği artık yıllarda ise 180 gün olur.

Hıdırellez denmesinin sebebi; çeşitli dini kaynaklarda Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden bir velî veya peygamber olduğu bildirilen ve Kur'ân-ı Kerîm’de, "Kullarımızdan bir kul…" (1) diye anılan Hızır'ın (Hıdır) kurak bir yerde oturması ile o yerin yeşerip dalgalanmaya başladığı, hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Bu sebeple yaz başlangıcında ortalığın yeşermeğe başladığı güne yeşil mânâsına gelen Hıdır günü, yine bu günde Hıdır ile İlyâs'ın (aleyhimesselâm) buluştukları rivâyeti sebebiyle de Hıdırellez denmiştir.

Dinî kaynaklarımız, Hz. Hızır ve Hz. İlyâs'ın Allah Teâlâ’nın sevgili kullarından olduğunu haber vermekle beraber onlar adına mukaddes bir günün varlığını bildirmemektedir. Hıdırellez gününün İslâm’da dînî bir hüviyeti ve kudsiyeti yoktur. O bakımdan 6 Mayıs'ta dinimizin tasvip etmediği tarzda kutlamalarda bulunmak, eğlenmek haramdır. 

***

Bu kısa ansiklopedik bilgilerden sonra gelelim bu iki zatın durumlarına…


HIZIR VE İLYAS ALEYHİMESSELÂM KİMDİR VE NE HÂLDEDİRLER?

Hızır aleyhisselâm, peygamber olması kuvvetle muhtemel, ilim ve hikmet sahibi bir zâttır. Tasavvuf erbâbına ve hadis âlimlerine göre Hz. Hızır hayattadır, diridir. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Fütuhât-ı Mekkiye’sinde Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna dair bilgiler verir. İbn Salâh ve İmam Nevevî gibi bazı zâtlar da Hızır aleyhisselâmın yaşadığı hakkında büyük âlimlerin görüş birliğinde olduklarını nakletmişler... Ve yeryüzünde âb-ı hayat’ın (hayat suyu) var olduğunu, ondan içenin kıyâmete kadar hayatta kalacağını, Hızır aleyhisselâmın da ondan içtiğini haber vermişlerdir.

***

Hızır (a.s.) bazı kimselere görünür, darda kalanlara yardım eder, hayırlı ve güzel yerlerde bulunur. Kimi Allah dostları, sıkıntılı anlarda, Hızır aleyhisselâmdan istimdat için zaman-zaman aşağıdaki beyti okumuşlardır.

Edrik Ebe'l-Abbas ennî münhasır
Seyyidî Belyâ’bni Melkâni'l-Hızır

(Lâ edrî)


Meali: Efendim Belyâ, Melkân'ın oğlu Hızır! Yetiş ey Ebu’l-Abbas, sıkıntıdayım, demektir.

Açıklama: "Belyâ" Hızır aleyhisselâmın adı, "Melkân" babasının adıdır. Künyesi de, "Ebu'l-Abbas"tır.

Tarîk-ı Nakşî Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.) hazretlerinin, ders arasında bazan, hem yukardaki beyti hem de şu beyti cezbeli bir tarzda okudukları, talebeleri tarafından nakledilmektedir...

Edrik Ebe'l-Kaasım, ennî münhasırun;
Seyyidî Muhammedü'bni Abdullâhi'bni 
Abdü'l-Muttalib, hüve'n-nûr.


***

Kur’ân-ı Kerim’de Hızır aleyhisselâmın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile alâkalı kıssada, “Kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”(2) diye bahsedilen zâtın Hızır aleyhisselâm olduğu anlaşılmaktadır. Zira bizzat Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) gelen sahih hadislerde, bu şahsın Hızır aleyhisselâm olduğu açıkça belirtilmiştir.(3) 

***

Dilerseniz sözü fazla uzatmadan Hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.) hazretlerine bırakalım. Yazdıkları bir mektupta o şunları anlatıyor:

“Arkadaşların, Hızır’ın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm) ahvâlini sormalarının üzerinden belli bir zaman geçti. Ancak fakîr, lâyıkı veçhile onun ahvâline ıttılâı olmadığından (gerekli ve tatminkâr bir bilgiye sahip bulunmadığımdan) dolayı cevap vermekte tevakkuf ettim (durup bekledim).

“Bir gün sabah halakasında (zikir meclisinde), Hz. Hızır ve İlyas’ı (aleyhimesselâm), rûhânîler sûretinde hazır vaziyette gördüm. Hızır aleyhisselâm, rûhânî bir ilkâ (kalbime gelen bir hitâb) ile şöyle dedi:

– “Biz, ruhlar âlemindeyiz. Hak sübhânehû ve teâlâ hazretleri, ruhlarımıza öyle kâmil bir kudret verdi ki; biz, cisimlerin şekil ve sûretlerini alıp onlar gibi olabiliriz... Ve bizden de, bu sûret ve şekillerini aldığımız cisimlerden meydana gelen cismânî harekât ve sekenât yani duruş ve davranışlar, cesede ait ibâdet ve tâatler de aynen meydana gelir.’

“Bu esnâda ben,

– “Siz namazı İmam Şâfiî’nin
(rh.)
mezhebine göre kılıyorsunuz’ dedim.

“O da şöyle cevap verdi:

– “Biz şerîatlerle mükellef değiliz; lâkin kutb-i medâr’ın
(4) mühim işlerinin görülmesi bize bağlıdır, o da İmam Şâfiî mezhebi üzeredir, dolayısıyla biz de onun arkasında İmam Şâfiî’nin (rh.)
mezhebine göre namaz kılarız.’

“İşte o zaman anlaşıldı ki; onların ibâdet ve tâatlerine mükâfat terettüb etmez
(sevab yazılmaz, ecir ve mükâfat verilmez). Onların ibâdet ve tâatleri, tâat ehline muvâfakat (uygun olma)
ve ibâdetlerin sûretine riâyet içindir.

“Ve yine anlaşıldı ki; velâyet kemâlâtı Şâfiî fıkhına, nübüvvet kemâlâtı ise Hanefî fıkhına uygundur.


“İşte bu sırada, Hâce Muhammed Pârsâ’nın (k.s.), kendisinden naklen Fusûl-i Sitte’de zikrolunan, ‘İsa alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm yeryüzüne indikten sonra Ebû Hanîfe’nin (rh.) mezhebiyle amel eder’ sözünün hakikati de anlaşılmış oldu. (Mümkündür ki bu cümle, İsa aleyhisselâm ile İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihadlarının benzerliği dolayısiyle söylenmiştir. Yani Hz. İsa’nın ictihâdı, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihâdına uygun olacak; ama onu taklid etmeyecektir. Zira onun şânı, ümmet ulemâsını taklid etmekten yana yücedir.) (5)

“Yine bu esnada, onlardan yardım istemek ve duâ taleb etmek hatırıma geldi. Hızır aleyhisselâm da,

– “Hak sübhânehû ve teâlânın inâyeti (lûtuf ve yardımı), bir şahsın hâlini şumûlüne alıyorsa (onu ihâta ediyor, kuşatıyorsa), ona biz karışamayız, tesir ve nüfûzumuz olmaz’ dedi.

“Âdeta onlar, kendilerini aradan çıkarmış gibiydiler.

“Hz. İlyas alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâma gelince; o bu esnada hiç konuşmadı.”(6) 

“Hazret-i Hâce Muhammed Pârsâ (k.s.), ‘Hızır’ın (alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) rûhâniyeti, ledünnî ilimlerin gelmesinde vâsıtadır’ dedi.

“Görünen o ki; bu söz, mâneviyat yolculuğundaki başlangıç ve orta hâllere nisbetle söylenmiştir. Zira açık keşfin şehâdet ettiği gibi, mühtehînin yani mânevî yolda başlangıç ve orta menzilleri aşmış olan sondakilerin muâmelesi/durumu bir başka şeydir. Bunun doğruluğunu, Şeyh Abdülkadir Geylânî’den (kaddesallâhü teâlâ sırrahû) yapılan bir nakil de kuvvetlendirmektedir. Bir gün o minbere çıkmış, ilimleri ve ma’rifetleri açıklıyordu. Bu esnada oradan Hızır aleyhisselâm geçmekteydi. Şeyh ona seslenerek şöyle dedi:

“Ey İsrâilî, gel de Muhammedî kelâmı dinle!’

“Şeyh’in bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır ki, Hızır (a.s.) Muhammedîler’den değil, geçmiş milletlerdendir. Hâl böyle olunca, o nasıl Muhammedîler’e vâsıta olabilir?”(7) 

***


Hızır aleyhisselâmla ilgili ilave bazı bilgiler


1. HZ MUSA VE HIZIR ALEYHİMESSELAM 

Kehf suresinde geçen ilm-i ledün dersini aldıktan sonra Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselama, 

- “Bu ilmi sana Rabbim hangi amelin karşılığında verdi? Onu bana öğret de, ben de onunla amel ederek bu ilmi elde edeyim” dedi. Hızır (a.s.) da,

- “Allah için, mâsiyete sabr etmem sayesinde” diye cevap verdi. (Şuabü'l-İman)

***


2. ABULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ VE HIZIR ALEYHİSSELAM

Bu mübarek zat maddi ilimlere ait tahsilini Bağdat’ta bitirmiş ve Hızır (a.s.) ile manevi tahsile başlamıştı. Ve henüz 25 yaşında bir genç idi. Bir cuma günü namazdan önce Bağdat’ın en büyük camiinde murakabe halinde idi. Halk da sanki birileri tarafından o camiye sevkedilmekte idi. (Belki de manevi hocası Hızır aleyhisselâm onları o camiye yönlendiriyordu). Öyle ki cami hınca hınç dolmuş, Abdulkadir Geylani hazretleri murakabeye devam ediyordu.

İsterseniz devamını kendisinden dinliyelim: 

Hutbe’nin arkasında murakabe halinde idim. Ceddim Rasûlüllah teşrif ettiler ve buyurdular ki: 

- “Ey Abdulkadir! İlmini ikmâl eyledin ve insanları irşadın ne kadar büyük bir vazife olduğunu öğrendin. Peki neden bu köşede böyle boş ve sessiz oturuyorsun? Kalk kürsüye çık ve halkı doğru yola sevk et! Ve onları Allah’ın yoluna davet et!” 

Rasûlüllah (s.a.v.) böyle buyurduğu halde ben, bir türlü kürsüye çıkmaya va halkı irşad etmeye kendimde cesaret bulamıyordum. Dedim ki: 

- “Ya Rasûlellah! Daha çok gencim, acaba bu insanlar beni dinlerler mi?”

Rasûlüllah Efendimiz (s.av.), 

- “Sen davet ile memursun. Hidayeti ise Allah halk eder, tesirini o verir” buyurdu. Bunun üzerine ben yavaş yavaş kürsüye çıktım, fakat hayret! Söyliyecek tek kelime bulamadım. Ve artık inmeyi düşünyordum ki, Rasûlüllah (s.a.v.) tekrar teşrif etti, yanından Cihar-i Yari Güzün Efendilerimiz (r.anhüm) vardı. Ve bana, 

- “Ya Abdelkadir! Va’z et! Söyle, anlat!” buyurdu. Ben de,

-  “Ya Rasûlellah! Bir şey bilmiyorum ki” dedim, o zaman Rasûlüllah Efendimiz

- “Ağzını aç!” buyurdu. Ve beş defa ağzıma “Huuu” diye üfledi. Sonra sırasıyla Hz. Ebu Bekir dört defa, Hz. Ömer üç defa, Hz. Osman iki defa ve Hz. Ali de bir defa üfleyip, gittiler.

Ben de va’z etmeye başladım... Ama ne dediğimi, ne anlattığımı ben de bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa, beni dinleyen cemaattan birçok insan heyecandan bayılıyor, bazıları ise anlattıklarıma dayanamıyor, ölüyorlardı.
(Abdulkadir Geylani’nin Hayatı)

Demek ki, gerçek va’z ve irşad; ancak, başta Rasûlüllah Efendimiz olmak üzere O’un varisleri bulunan pîran’dan izinli olursa müessir oluyor. Yoksa boş! 

***


3. HIZIR (A.S.) KİMLERLE BULUŞUR?

Ali Darîri hazretleri, Hızır aleyhisselâmın dünyada bir kimseyi dost edinip, onun ziyaretine gelmesi için dört şart vardır, buyuruyor: 

1. O kimse, her halükârda Rasûlüllah’ın sünnetine uyan biri olacak. 

2. Kalbinde dünyaya karşı bir his ve ihtiras asla olmıyacak. 

3. Bütün Müslümanlar için temiz bir duyguya ve kalbe sahip olacak. 

4. Hile, haset, kin gibi duygular içinde asla olmıyacak.

Devamla buyurdular ki: Bu şartlar kendinde olmıyan insan, ibadetle melekleşse bile, yine Hızır (a.s.) ona uğramaz ve onunla arkadaşlık te’sis etmez. (8) 
 

***


4. HASTA ZİYARETİNDE OKUNACAK DUALAR 

Hızır aleyhisselâm bir veliye “Ağrıyan yere elini koyarak şu ayeti oku” buyuruyor: 

وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ

Meali: “Biz bu Kur’anı (hakkı tesbit için) hak olarak indirdik ve o, bütün hakikatleri (hak ve hikmeti) içinde toplayarak indi…” (9) 

es-Selâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ... Selâm, hidâyete uyanların üzerine olsun.


DİPNOTLAR
(1) el-Kehf, sûresi, 18/65
(2) el-Kehf sûresi, 18/65.
(3) Buhârî, Sahîh, İlim, 16, 44.
(4) "Kutb-i medâr"ın açıklaması için bkz. "Kutub kimdir, Kutb-i irşad kime denir?” başlıklı yazımız.
(5) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 2, 55.
(6) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 282.
(7) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 2, 55.
(8) Tabakatü’l-Kübra, C. 4, S. 1683.
(9) İsra suresi, 17/105; Tabakatü’l-Kübra, C. 1, S. 315.



Tarih: 13:43, 5/5/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

İNSANI UÇURUMA GÖTÜREN SÖZLER

Günlük hayatta çokca duyduğumuz, bazen de farkında olmadan kullandığımız, "insanı uçuruma götüren" aşağıda sayacağımız sözleri, her Müslüman'ın dikkatli bir şekilde hayatından çıkarması gerekir. Aksi takdirde imanı koruma davasında büyük kayıpları olacaktır...


"Allah C.c gelse, seni elimden alamaz!"
"Allah C.c benimi görüp duracak?"
"Burası Allah C.c'ın unuttuğu yer!"
"Burada Allah C.c'ın yeri yok!"
"Allah C.c deseydi yapmazdım!"
"Allah C.clık Ali Bey!"
"Allah C.c" baba!"
"Yukarıda Allah C.c var!"
"Allah C.c'a lazımmış ki öldü!"
"Cimrilerin Allah C.c'ı..."
"Kahrolsun şeriat!"
"Kader utansın!"
"Kahpe Felek!"
"Fala inanma, falsız da kalma"
"Azrail suratlı adam!"
"Nuh der peygamber demez!"
"Ne günah işledim ki tövbe edeyim?"
"Sünnetin yeri mi şimdi, o eskidenmiş!"
"Bir yudum alsan ne olur? Aslan sütü bu!"
"Seninle cennete bile girmem!"
"Yalansız iş mi var?", "Faiz yemeyen mi var?"
"Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!"
"Onda iman ne gezer?"
"İmalat hatası!"
"Öküz aleyhisselam!"
"Kıyamet hacılarla hocaların yüzünden kopacak!"
"Tabiat yarattı!", "Doğanın mucizesi!"
"Ahirete gidip gelen mi var?"
"Kur'an çarpsın", "Allah C.c çarpsın", "Ekmek çarpsın"
"Allah C.c kahretsin!"
"Lanet olsun!"
"Beddua etmek"
İnanmayan birisi için "Allah C.c rahmet eylesin" demek
"Dinim, imanım gevredi"
"Allah C.c bana merhamet etme hususunda cimrilik etti"
"Allah C.c bana acımıyor"
"'ın işi kalmamışta bunu mu yapıyor?"
"Bana Allah C.c ve Kur'an yeter! Peygambere ne ihtiyaç var?"
Peygamberimizin sünnetlerinden veya hadislerinden birisini alaya alır bir tarzda "Çok dinledik bunları" demek
"Azrail, falan kişinin ruhunu almada yanlışlık yaptı"...


İnanan bir insan her konuda olduğu gibi imani meselelerde de ağzından çıkan sözlere dikkat etmeli, imana aykırı sözlerle dilini kirletmemelidir. Şayet umursamaz bir biçimde, dikkat etmeden sözün nereye vardığını, nasıl bir sonuç doğuracağını düşünmeden imana aykırı sözler söylerse,Allah C.c korusun imanını kaybedebilir. Böyle bir hataya düşmemek için akıllı dikkatli ve titiz davranırken, hatasının farkına varır varmaz da, hemen tedbirini almalı, bir an önce tövbe istiğfar etmeli, imanını yenilemeli, kelime-i şahadet getirerek taze bir imanla yeniden başlamalıdır.

Yüce Rabbim imanımızı korusun; yanlışlardan, hatalardan ve günahlardan muhafaza eylesin.

Mehmed PAKSU (İNSANI UÇURUMA GÖTÜREN SÖZLER)

Tarih: 15:46, 24/4/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

Aşûre Günü neler yapılır

Aşûre Günü

Muharrem'in 10'uncu günü Aşûre günüdür. Aşûre gününde çok büyük ve mühim hâdiseler meydana gelmiştir.

Fakîh Ebu'l-Leys Semerkandî Hazretleri'nin beyânına göre Aşûre günü meydana gelen hâdiselerden bazıları şunlardır:

1-) Yerlerin ve göklerin yaratılması,

2-) Hz. Âdem (a.s.)'in tevbesinin kabul edilmesi,

3-) Hz. Musa (a.s.)'nın Firavn'ın şerrinden kurtulması ve Firavn'ın helak olması,

4-) Hz. İbrahim (a.s.)'in dünyaya gelmesi ve ateşten kurtulması,

5-) Hz. Eyyûb (a.s.)'un hastalıktan şifâ bulması,

6-) Hz. Yûnus (a.s.)'un balığın karnından kurtulması,

7-) Hz. Süleyman (a.s.)'a saltanat verilmesi,

8-) Hz. Nuh (a.s.)'un gemisinin karaya oturması,

9-) Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehid edilmesi ve

10-) Kıyâmetin kopması da Aşûre günü olacaktır.


Aşûre Günü ne yapılır?

a-) O gün, eve ufak-tefek erzak alınırsa, bir sene boyunca evde bereket olur.

b-) En az 10 müslümana birer selâm veya bir müslümana 10 selâm verilir. Fakir-fukarâ sevindirilir.

c-) O gün gusledenler, bir sene ufak-tefek hastalık görmezler.

d-) 10 defa şu duâ okunur:

سُبْحَانَ اللهِ مِلاْءَ الْمِيزَانِ وَمُنْتَهَى الْعِلْمِ وَمَبْلَغَ الرِّضَى وَزِنَةَ الْعَرْشِ

„Sübhânallâhi mil'el mîzân. Ve müntehel-ılmi ve mebleğar-rızâ ve zinetel-arş“

e-) Yine Aşûre gününe mahsus olmak üzere kuşluk vaktinde 2 rek'at namaz kılınır. Her rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 50 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namazdan sonra 100 defa:

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآدَمَ وَنُوحٍ وَاِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى وَمَا بَيْنَهُمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَسَلاَمُهُ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ

„Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhın ve İbrâhîme ve Mûsâ ve Îsâ ve mâ beynehüm minen-nebiyyîne vel-mürselîn. Salevâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn“

f-) Öğle ile ikindi arasında 4 rek'at namaz kılınır. Beher rek'atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 50 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namazdan sonra:

70 İstiğfâr-ı şerîf,
70 Salevât-ı şerîfe,
70 defa:

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

„Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym“ okunur.
Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)'in hidâyeti ve halâsı için duâ edilir.


Tarih: 00:36, 6/1/2009 Kategori: Islami Genel Konular_
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı
Yahoo bot last visit powered by MyPagerank.Net
<- Sonraki Sayfa ->