...Yiyiniz,İçiniz,İsraf Etmeyiniz,Çünkü ALLAH (c.c) İsraf edenleri SEVMEZ...

HAK YOLCUSU...

Ana Sayfa Profilim Arşiv Blog İşleri




Saatımız kaç



Hakkımda

Salat ve Selam,Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) in ve Bütün Peygamberlerin,Eshabı nın,Hz.Adem'den bu güne kadar yaşamış olan ve yaşamakta bulunan,Başta Salihler olmak üzere,bütün Mü'minlerin üzerine olsun..Kainattaki zerrelerin Rabbimizi tesbih edişlerinin adedince.AMİNN..
Bütün Dünya Benim olsa Gamım Bitmez Nedendir Bu... Taaa Ezelden Beri Gam Turabla Yoğrulmuş Bedendir Bu... Gelen Gider Giden Gelmez iki Kapılı Handır Bu... Sakın insafı Terk etme Makamı imtihandır Bu..(Y.S.S.HAN)..


Kategorilerim



Yazılarım

ikindi çayı sofrası..
Makarna Salatası
Hayırlı Bayramlar..
Gül Börek
Sandaviç Poğaça
Kakoolu Yaş Pasta..
Mantar Kurabiye.
LorluTepsi Böreği.
Eşlerin Birbirinin Kıymetini Bilmeleri
Evliliğin düşmanları


Arkadaşlarım

sumeyye1
blogcuabla
malihaber
vaktivisal
vird
cennetkokusu
1incitanem
ruzun
illedeyemek
sevgialemi
pitircik1984
yermisinyemezmisin
nasibim
annemmutfaktatv
kardelensiz
yasemenlesiniz
hayattasarimi
kadifece
sevgipinari01
yuksektopuklar
busecegunler
hayalimdekiblog
begonviller
2563
yemekyapmali
rufeydem
ssonmektup
allahinadiyla


Dost Siteler

* Bau011flantu0131 bau015flu0131u011fu0131


Ziyaretçilerim





Bannerim




Bağlantılarım



Cimcimem






widgets
Ödüllü BloglarYarisiyor.Com Kampanyasina Katılmak Ücretsiz, Haydi Durma!!!



Eşlerin Birbirinin Kıymetini Bilmeleri



Evli çiftlerin ömür boyu mutlu olmaları için gerekli şartlardan biri de birbirlerini yıpratmamalarıdır. Çünkü ömürlerinin sonuna kadar bir arada yaşamak zorundadırlar. Birinin yıpranmasıyla ailenin bütün yükü diğerinin üzerine kalır.

Önce şunu hatırlatayım ki, insanın ömrünün sonuna kadar en çok beraber olduğu, sırlarını verdiği kişi eşidir. Eşinin yıpranması ve hastalanması bütün ailenin huzurunu bozar. En çok da kendisi tedirgin olur. Yıpranan eşin huzursuzluğu daha çok, diğerini huzursuz ve tedirgin eder.

İnsanlar fıtratları gereği kendilerine ait olan her şeyi çok dikkatli kullanır, eskiyip yıpranmamasına özen gösterirler. Fakat ne gariptir ki, bir yastığa baş koyduğu hayat arkadaşına daha çok özen göstermesi gerektiği halde, onu hiç önemsemez, üzer ve gereksiz yere yorar, hastalanmasına sebep olur.

Bundan sonra da birçok masraflar yaparak ve zahmetlere katlanarak, onun tedavisine koşar. Halbuki eşler daha önceden dikkatli olsalar, hayatlarını ve aile düzenlerini iyi ayarlasalar bu zahmetleri çekmeden ömürlerinin sonuna kadar huzur içinde mutlu yaşarlar.

Bunun içinde eşler birbirlerini yıpratmamak için şunlara riayet etmeliler:

a) Birbirlerinin kıymetini bilmeliler;

Evlenirken Allah herkesi kıymetini bilene düşürsün. Allah'ın yarattığı varlıkların içinde en kıymetlisi insandır. Nitekim Rabb'imiz, "Ademoğullarını (insanlar) en üstün ve en şerefli kıldık." (İsra, 70) buyurur.

Yaratılışta bu kadar şerefli olan insan, çoğu zaman ya kendi kendinin kıymetini bilmez, hayatını boş yere heder eder, ya da kıymetini bilmeyenin yanına düşer hayatı zehir olur. Her iki durumda da mutsuz olur. Çoğu zamanlarda bu mutsuzluğun kurbanı kadın olur. Horlanır, hakarete uğrar, zulüm görür. Bunun da sebebi, kadınların genellikle bilgisiz oluşu, hakkını arayamayışı, zayıf oluşu, birçok yer kadına baskının gelenek haline gelmiş oluşu vs. dir.

Bütün bunlar kıymeti bilinmeyen kadının çabuk yıpranmasına sebep olur. Bunun da neticesi hem kendisinin hem de kocasının mutsuz olmasıdır. Mutsuz bir hayat süren veya sürmesine sebep olan bir insan, hem aile fertleri tarafından sevilmez ve hem de ahiret azabına düçar olur. O halde eşler birbirlerinin kıymetini çok iyi bilmelidir.

b) Ayrıca eşler birbirlerini üzmemelidir. Zira üzüntü kadar insanı yıpratan hiç bir şey yoktur. Hele kadınlar üzüntüye hiç dayanamazlar. Hemen yıkılır, hasta olurlar. Aileden birinin üzülmesi öbürlerini de huzursuz eder.

Üzüntü birçok ruhsal hastalıklara yol açar. Bir çok fiziksel hastalıklar nükseder. Tedavisi güç durumlar olabilir. Ve hatta imanı ve ahiret inancı zayıf insanlardan bazen intiharlar bile meydana gelebilir.

Evli çiftler bütün bunları göz önüne alarak hiçbir şeye üzülmemeliler, birbirlerini üzmemeye özen göstermeliler. Zaten dini inançları kuvvetli olan ne bir şeye üzülür, ne de karşısındakini üzer. Zaten imanı kuvvetli olan ve İslam üzere yaşama aşkı olan ne bir şeye üzülür, ne de karşısındakini üzer. Çünkü Allah şu ayetlerle üzülmeyi yasaklamıştır: "Üzülme, çünkü Allah bizimledir." (Ali İmran, 139)

Ancak mü'minin tek üzüntüsü olabilir o da Allah'a hakkıyla kul olamamaktır.

c) Eşler birbirlerini yormamalı ve ilişkilerinde birbirlerine karşı nazik olmalılar. Günlük işlerinde de yorulmadan çalışmaya alışmalılar. Bu da işini severek, düzenli çalışmakla olabilir. Aşırı yorgunluk insanı tez yıpratır ve erken ihtiyarlatır.
 Eşler mesul oldukları görevlerini severek ve isteyerek yapmalılar. Yaptıkları işlerin hem dünyada ve hem de ahiretde kendilerinin saadetini sağlayacağını düşünmeli ve zevkle yapmalıdır. Böylece insan daha zinde kalır ve huzurlu otur




Evli çiftlerin ömür boyu mutlu olmaları için gerekli şartlardan biri de birbirlerini yıpratmamalarıdır. Çünkü ömürlerinin sonuna kadar bir arada yaşamak zorundadırlar. Birinin yıpranmasıyla ailenin bütün yükü diğerinin üzerine kalır.

Önce şunu hatırlatayım ki, insanın ömrünün sonuna kadar en çok beraber olduğu, sırlarını verdiği kişi eşidir. Eşinin yıpranması ve hastalanması bütün ailenin huzurunu bozar. En çok da kendisi tedirgin olur. Yıpranan eşin huzursuzluğu daha çok, diğerini huzursuz ve tedirgin eder.

İnsanlar fıtratları gereği kendilerine ait olan her şeyi çok dikkatli kullanır, eskiyip yıpranmamasına özen gösterirler. Fakat ne gariptir ki, bir yastığa baş koyduğu hayat arkadaşına daha çok özen göstermesi gerektiği halde, onu hiç önemsemez, üzer ve gereksiz yere yorar, hastalanmasına sebep olur.

Bundan sonra da birçok masraflar yaparak ve zahmetlere katlanarak, onun tedavisine koşar. Halbuki eşler daha önceden dikkatli olsalar, hayatlarını ve aile düzenlerini iyi ayarlasalar bu zahmetleri çekmeden ömürlerinin sonuna kadar huzur içinde mutlu yaşarlar.

Bunun içinde eşler birbirlerini yıpratmamak için şunlara riayet etmeliler:

a) Birbirlerinin kıymetini bilmeliler;

Evlenirken Allah herkesi kıymetini bilene düşürsün. Allah'ın yarattığı varlıkların içinde en kıymetlisi insandır. Nitekim Rabb'imiz, "Ademoğullarını (insanlar) en üstün ve en şerefli kıldık." (İsra, 70) buyurur.

Yaratılışta bu kadar şerefli olan insan, çoğu zaman ya kendi kendinin kıymetini bilmez, hayatını boş yere heder eder, ya da kıymetini bilmeyenin yanına düşer hayatı zehir olur. Her iki durumda da mutsuz olur. Çoğu zamanlarda bu mutsuzluğun kurbanı kadın olur. Horlanır, hakarete uğrar, zulüm görür. Bunun da sebebi, kadınların genellikle bilgisiz oluşu, hakkını arayamayışı, zayıf oluşu, birçok yer kadına baskının gelenek haline gelmiş oluşu vs. dir.

Bütün bunlar kıymeti bilinmeyen kadının çabuk yıpranmasına sebep olur. Bunun da neticesi hem kendisinin hem de kocasının mutsuz olmasıdır. Mutsuz bir hayat süren veya sürmesine sebep olan bir insan, hem aile fertleri tarafından sevilmez ve hem de ahiret azabına düçar olur. O halde eşler birbirlerinin kıymetini çok iyi bilmelidir.

b) Ayrıca eşler birbirlerini üzmemelidir. Zira üzüntü kadar insanı yıpratan hiç bir şey yoktur. Hele kadınlar üzüntüye hiç dayanamazlar. Hemen yıkılır, hasta olurlar. Aileden birinin üzülmesi öbürlerini de huzursuz eder.

Üzüntü birçok ruhsal hastalıklara yol açar. Bir çok fiziksel hastalıklar nükseder. Tedavisi güç durumlar olabilir. Ve hatta imanı ve ahiret inancı zayıf insanlardan bazen intiharlar bile meydana gelebilir.

Evli çiftler bütün bunları göz önüne alarak hiçbir şeye üzülmemeliler, birbirlerini üzmemeye özen göstermeliler. Zaten dini inançları kuvvetli olan ne bir şeye üzülür, ne de karşısındakini üzer. Zaten imanı kuvvetli olan ve İslam üzere yaşama aşkı olan ne bir şeye üzülür, ne de karşısındakini üzer. Çünkü Allah şu ayetlerle üzülmeyi yasaklamıştır: "Üzülme, çünkü Allah bizimledir." (Ali İmran, 139)

Ancak mü'minin tek üzüntüsü olabilir o da Allah'a hakkıyla kul olamamaktır.

c) Eşler birbirlerini yormamalı ve ilişkilerinde birbirlerine karşı nazik olmalılar. Günlük işlerinde de yorulmadan çalışmaya alışmalılar. Bu da işini severek, düzenli çalışmakla olabilir. Aşırı yorgunluk insanı tez yıpratır ve erken ihtiyarlatır.
 Eşler mesul oldukları görevlerini severek ve isteyerek yapmalılar. Yaptıkları işlerin hem dünyada ve hem de ahiretde kendilerinin saadetini sağlayacağını düşünmeli ve zevkle yapmalıdır. Böylece insan daha zinde kalır ve huzurlu otur

iktibas..

Tarih: 23:46, 19/11/2009 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Evliliğin düşmanları

Eleştiri 
"Sen hep böylesin. Zaten bir gün bile olsun beni dinlemedin. Hep bağırıyorsun. Beceriksizsin. Filanın eşinden ibret al. Beni üzmekten zevk alıyorsun" şeklindeki ifadeler, eşi suçlayıcı, yargılayıcı ve kırıcı eleştirilerdir. Oysa iletişimde "ben" dilini kullandığımızda eşimize şöyle diyebiliriz: "Ben bu sözünden veya davranışından dolayı çok üzüldüm, hayal kırıklığı yaşadım." Bu ifade daha yumuşak olduğundan, ayrıca kişide oluşturduğu duyguyu da olaya yansıttığından eşi olumlu yönde etkileyebilir.

Genelleme
"Hep böylesin. Böyle yaparsın. Zaten senden başkası da beklenmez. Bencilsin. Hiç değişmiyorsun. Bu huyunu annenden, babandan kapmışsın. Bir gün de iyi yanını göremeyecek miyim?" tarzındaki ifadeler, eşi bir kalıba sokan ve damgalayan ifadelerdir. Mantıksal olarak düşündüğümüzde, madem ki eşiniz söylediğiniz gibi "hep öyle", yıllardır değişmiyor; peki siz ne oranda değiştiniz? İşe kendinizi değiştirmekle başlayın.

Aklını okumak
Evlilikte ilişki bozulmaya ve mutsuzluk ortaya çıkmaya başlayınca araya mesafeler girer. Sürekli kavga, üzüntü, bir noktada çiftleri sessizliğe ve kendi dünyalarına iter. Fakat burada sözlü iletişim yerine sözsüz iletişim, yani davranışlardan anlamlar çıkarıp, eşi yargılama süreci başlar. "Hah yine kızdın. Bakışlarından anladım. Sen öyle demek istemedin. Senin kafanın içinde neler var, çok iyi biliyorum." Tarzındaki yaklaşımlar, eşin jest ve mimiklerinden, hal ve hareketlerinden anlamlar çıkarmaya yöneliktir.

İşi yokuşa sürmek
Zamanla eşlerden birinde olumlu bir değişiklik olmuştur veya gittikleri doktor dinlenilmiş ve kişi olumsuz bir davranışından vazgeçmiştir; diğer eşin: "10 yıldır sana söyledim, ama beni dinlemezsin; sonunda dediğime geldin. Başkası deyince daha mı kıymetli oluyor?" biçimindeki konuşmaları, eşi üzen ve geriye döndürebilecek tarzdadır. Oysa; "Bu değişiklikten dolayı çok mutluyum, sevinçliyim. Gel beraber plan yapalım; başka nelerimizi değiştirebiliriz, onları konuşalım" tarzında bir diyalog kurulursa olumlu değişiklik pekişir ve devamı için de teşvik edilmiş olunur.

Geçmişi hatırlatmak
Herkesin evliliğinde, geçmişte yaşadığı olumsuz bir anısı vardır. Aile kavgaları, kırgınlıklar, ihanetler, küçük düşürmeler ve hayal kırıklıklarıdır. Geçmişte yaşanan kötü anıyı sürekli gündeme getirmek sıkıntı doğurur ve sorunları pekiştirir.

Hep haklı olmak
Hatalar, yanlışlıklar iki taraftan da kaynaklandığı halde "Kim daha haklı?" diye adeta "mahkeme" kurulur. "Evliliğimiz boyunca kavgaları hiç ben başlatmadım. Sen hep bana kötü davrandın, beni aşağıladın. Bütün sorunlar senden kaynaklanıyor." Bu tarz kalıp sözler, tıkanan evliliklerin klasik sözleridir. Oysa önce kendimize bakmamız ve "Ben nerede hata yapıyorum, yanlışım ne olabilir?" diye düşünmek gerekir. Sürekli karşı tarafı haksız görmek işin kolaycı yönüdür.

Sorumluluk
Aile yükünün tek tarafa yüklenmesi kişiyi aşırı strese sokup gergin ve öfkeli yapabilir. Bu yüzden hiçbir cinsiyet ayırımı gözetmeksizin yapılacak işleri ortaklaşa yapmaya gayret etmek gerekir. Diğer yandan, ilişkideki bozulmadan dolayı "Sen beni zorluyorsun, çıldırtıyorsun; bu yüzden öfkeleniyorum" yerine, "Seninle ilişkimde zorlanıyor ve bazen öfkemi kontrol edemiyorum" tarzında konuşulsa, kişi kendisini de ortaya koyuyor ve sorumluluğu paylaşmış oluyor; böylece eşi suçlamıyor, soruna dikkat çekip, üzerinde düşünülmesi gerektiği mesajını veriyor.

Mantıksal yaklaşım
"Ya bana iyi bir neden göster, söylediklerimi çürüt, ya da beni kabul et." Yaklaşımı evlilikle iş ilişkisini karıştırma yaklaşımıdır. Evlilikte roller, duygular, cinsellik ve birçok değişken rol oynar. Kendimizi "temize çıkarma"da mantık olayını ileri sürmek kendi kendimizi aldatmaktan ibarettir.

Sözünü kesmek
İletişimde en önemli husus, konuşan insanı sonuna kadar dinlemek, çok gerekliyse aralarda girmektir. Dinlememiz, anlamamız ve kendimizi anlatmamız gerekiyor. Bunun yolu da saygıyla dinlemek ve ses tonunu yükseltmemektir.

Terapist yaklaşımı
Eş, ne kadar ilgili ve tecrübeli olursa olsun, kendisini doktor yerine koymamalı; çünkü bir şey değişmez, eşi kendisini dinlemez ve dirençle karşılaşır. Bu yüzden "iyi bir eş, arkadaş" nasıl olursa, ona öyle davranmalıdır.

 

iktibas.



Tarih: 23:33, 19/11/2009 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Kadın dilediği kadar mehir isteyebilir mi?

Halis ECE 

Kadın dilediği kadar mehir isteyebilir mi?


Kadın mehir hakkını kullanırken, İslâm hukukunda ona bir sınırlama getirilmiş midir? Yoksa dilediği kadar tâyin edip isteyebilecek midir? Dilerseniz bu kısa yazımızda bu soruların cevabına bakalım...

Mehrin miktarı hususunda, az veya çok bir tâyin bahis mevzuu değildir. Nitekim Hazret-i Ömer (r.a.), kadına verilen mehrin a'zamî miktarını tâyin etmek ister ve bu maksatla bir hutbelerinde, “Kadınlara mehir verirken ifrâta-aşırıya gitmeyin” der.

Bunun üzerine, cemaatten, onu dinlemekte olan bir kadın şöyle itiraz eder:

“Ey Ömer, der, senin buna hakkın yok. Zira âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak,
‘Birisine yüklerle (Nisâ suresi, 20) buyurmuştur.” Hz. Ömer (r.a.) kadını haklı bulur ve kararından vazgeçer.

Binaenaleyh kadın, mehirde dilediği miktarı tâyin edebilir, isteyebilir. Ancak münâsip olan, karşı tarafın darda bırakılmadan ödeyebileceği miktarın kararlaştırılmasıdır.

Asr-ı Saâdet'te mehir olarak hurma bahçesi verildiği gibi, hiçbir mala sahip olmayıp da evlenmek isteyen erkekler, Kur’ân-ı Kerim'den ezber bildikleri sûreleri eşlerine öğretmek suretiyle mehirlerini ödemiş ve nikâhlanmışlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de, “Nikâhların en hayırlısı, en kolay olanıdır” (Ebû Dâvud, Sünen, Nikâh, 32) buyurarak nikâhı imkân nisbetinde kolaylaştırmak gerektiğini ifade etmişlerdir. Ancak evlenme kolaylaştırılırken kadının hukuku da zâyi olmamalı, onun tâyin olunan mehri garanti altına alınmalıdır.

Bununla birlikte salih-iyi biri ile evlenen kız ya da kadın, fazla mehir istememelidir. Hadis-i şerifte, "En iyi mehir kolay ödenendir. Mehirde kolaylık gösterin. Çok mehir istemek düşmanlığa sebeptir." buyurulmuştur. Hz. Ömer (r.a.) de, "Çok mehir istemeyin. Eğer fazla mehir almak bir fazilet olsaydı, Resulullah (s.a.v.) bunu yapardı. Halbuki O, hiçbir hanımına 12 ukye’den (38 altından) fazla mehir vermedi, kızlarının mehri de bu kadardı" demiştir. 

Tirmizi'de geçen bir hadis-i şerifte anlatıldığına göre, bir kadının mehri, bir çift ayakkabı idi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu kadının mehrinden memnun olup olmadığını sordu. Kadının memnun olduğu bildirilince, Rasûlüllah Efendimizin memnun olduğu, sevindiği ifade edilmektedir. 


(mehir) vermiş olsanız bile, onun içinden bir şey almayın’

bilgicagi.net


Tarih: 12:23, 21/10/2008 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Anne-babanın çocuklara karşı vazifeleri

Sevgili blogcu arkadaşlarım bundan böyle nasip olursa blogumda zaman zaman da olsa,
ailece sayıp sevdiğimiz  ilmine ,irfanına değer verdiğimiz
 HALİS ECE HOCA'mızın  yazılarına yer vermek istiyorum..
 İNŞALLAH sizlerde büyük bir beyeniyle okursunuz...


Halis ECE

Anne-babanın çocuklara karşı vazifeleri 


Anne-babanın vazifesi, yalnızca çocuk dünyaya getirmek değildir. Çocuklarını, mensubu bulundukları cemiyete, hatta bütün insanlığa faydalı birer uzuv olarak yetiştirmekle de mükelleftirler. 

Çocukların insanlığa faydalı olarak yetişmelerini temin edecek en büyük âmil, anne ile baba olduğu gibi; insaniyete karşı zararlı kişiler hâlini almalarına da yine onlar sebep olabilirler. 

Çünkü çocuklar; ictimâî-ahlâkî, maddî-manevî birçok hastalıkları hep anne ve babadan alırlar. Onların hayırlı veya hayırsız birer insan olabilmeleri, her şeyden önce âileden aldıkları terbiyeye bağlıdır. Bunun içindir ki Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, “Çocuklarınızı tâkip edin, alâkalanın ve onları güzel terbiye ediniz” (Minhâcü’s-Sâlihîn, 2, 304) buyurmuşlardır.

Çocuk sahibi olmak iş değil; asıl iş, o çocuğu hem kendisine, hem de mensubu olduğu millete, hatta bütün insanlığa faydalı bir fert olarak yetiştirebilmektir. 

Bu sebepledir ki, çocukları geleceğin şartlarına göre hayata hazırlamak, onların tahsil ve terbiyelerine dikkat etmek, anne ve baba için bir borçtur.

Esasen çocuğu sevmek demek, onun gelecekteki dünyevî ve uhrevî saâdet ve huzurunu temin etmek demektir. Bunları düşünmeden kuru kuruya sevmenin, çocuğun maddî ve mânevî istikbâli için hiçbir fayda temin etmeyeceğinde şüphe yoktur

Çocuklarımızın yaşayacakları zaman, onlardan ne gibi bir hizmet bekliyorsa, bunu anlamalı ve o mâsum yavruları ona göre hayata hazırlamalıdır. Her devrin kendine göre şartları ve değişik ihtiyaçları olduğunu unutmamalıdır. Nitekim Hz. Ali (r.a.);

“Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre hazırlayınız” buyurarak bu gerçeğe işaret etmişlerdir.

***

Hasılı; 

Ebeveynin çocuklarla ilgili üzerlerine düşen vazifeleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

- Doğduğunda çocuğa güzel bir isim koymak…

- Nesike-akika kurbanı kesmek…

- Helal rızıkla beslemek, büyütmek; haramlardan uzak tutmak, böylece beden ve ruh sağlığını korumak

- Dine ve dünyasına ait bilgileri öğretmek, okutmak; geçimini sağlayıcı bir meslek sahibi yapmak

- Sevgide mutedil olmak, orta yolu takip etmek, aşırıya kaçmamak... Sevgiyi, çocuğun terbiyesine mani olacak zafiyet haline gelmemek.

- Çocuğa şefkat ve merhametle yaklaşmak, eziyet-işkence etmemek…

- Evladının hayır ve hidayetini niyaz edip asla bedduada bulunmamak

- Güç yetiremeyeceğini tahmin ettiği işi yüklememek

- Çocuklar arasında adaletli davranmak...

- Onlara kötü örnek olmamak… 

- Evlenme çağına geldikleri zaman evlendirmek

- Karı Koca mahremiyetini çocuklardan gizli tutmak... gibi hususlar. 

***

ÇOCUKLARLA İLGİLİ ATASÖZLERİ

 Çocuk ile yoğurt yiyen, elbette ağzına gözüne bulaştırır.

 Çocuğa iş buyuran, ardınca kendi gider.

 Ne ekersen onu biçersin. 

 Demir tavında dövülür. 

 Ağaç yaşken, eğilir. 

 Analı kuzu, kınalı kuzu. 

 Anasız kuzu melemez. 

 Oynamayan tay, at olmaz. 

 Çocuk; çok seversen bahtsız, çok söylersen arsız, aç bırakırsan hırsız olur. 

 Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz

 Çok çocuk anayı düşkün, babayı şaşkın yapar. 

 Varlık seviştirir, yokluk dövüştürür. 

***

DEYİMLER

 Kuzguna, yavrusu şahin görünür. 

 Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar. 

 Çocuğun hamı tatlı, hası acıdır. 

 Çocuk belden olmaz, elden olur. 

 Hastalandığına yanmam, huyu değişir.
 
 Sevgi gelince tüm eksikler bitermiş.
(Yunus Emre ) 


www.bilgicagi.net




Tarih: 07:17, 19/10/2008 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

BOŞANMA VE ZARARLARI ..

BOŞANMA VE ZARARLARI

 

Evlilik insanın yaşamı boyunca almış olduğu en büyük karar ve en büyük sorumluluktur.

Evlilikle insan, artık kendisi için yükümlü olmaktan çıkarak başka birisi içinde yükümlülük kazanmıştır.

Eşinizi çarşıdan aldığınız bir şey değil, onu istediğiniz gibi hayatınızdan çıkaramazsınız, iyi günde ve kötü günde hayatınızın sonuna kadar onunla birlikte yaşayıp uyuşmak zorundasınız. Boşanmak her ne kadar İslamda caiz olsa da, Allah katında en kötü işlerden biridir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

Evlenin ama sakın boşanmayın, çünkü boşanmak Allahın arşını titretir..[1]
Büyük filozof Hacı Sebzevari,

 Şerh-i Mesnevi adlı kitabında, masumdan şöyle rivayet etmektedir:

Allah-u Teala yeryüzünde köle azat etmekten daha sevimli bir şey yaratmamıştır ve aynı şekilde Allah-u Teala boşanmaktan daha nefret edilir bir şey yaratmamıştır.[2]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

Allahın helal kıldığı şeyler arasında boşanmaktan daha nefret ettiği bir şey yoktur.[3]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

 Şüphesiz Allah, kadını oyuncak gibi kullanan erkekleri ve erkekleri oyuncak gibi kullanan kadınları sevmez.[4]

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz aziz ve celil olan Allah, keyfi boşanan kimseden nefret eder.[5]

Genelde boşanan insanların iyice düşünme ve doğru karar verebilme sorunu bulunmaktadır. Boşandığı takdirde her iki tarafın ve özelliklede üçüncü olarak çocukların ne gibi kötü durumlarla karşılaşacağı düşünülmemektedir.

İslam, anlaşamayan eşlerin boşanmamaları için aile büyüklerinin devreye girerek sorunları halletmesini istemektedir. Kuranı Kerim şöyle buyuruyor:

Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.

 Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.[6]

Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar günümüzde boşanmalar gerçekleşmektedir, bu modern yaşamın insanı duygusallık ve maneviyattan uzaklaştırmasıyla yakından alakalıdır. Eski istatistiklere göre bütün evliliklerin aşağı yukarı onda biri boşanmayla sonuçlanıyor. Her yedi dakikada bir, evli bir çift boşanmaktadır. Mahkemelerin boşanma nedenleri son on yıl içinde çokluk sırasına göre şöyledir:

Erkek Aleyhine
1.İhanet,
2.Karakterlerin uyuşmazlığı,
3.Eziyet,
4.Savurganlık,
5.Aksaklık,
6.Ekonomik kriz,
7.Akrabalarla anlaşmazlık,
8.Diğer nedenler,
9.Hastalık,
10.Suç işleme.

Kadın Aleyhine
1.Karakterlerin uyuşmazlığı,
2.İhanet,
3.Hastalık,
4.Akrabalarla anlaşmazlık,
5.Diğer nedenler,
6.Aksaklık,
7.Savurganlık,
8.Ekonomik kriz,
9.Eziyet,
10.Suç işleme.

Kadınlar, erkeklerden üç kat daha fazla boşanma davası açmışlardır. Yukarıdaki listenin her ilk iki maddesi, gerek aşk evliliklerinde, gerekse üçüncü bir şahsın aracılığı ile kurulmuş evliliklerde ağır basmaktadır.

Bu kopan evliliklerin altıda birinde beraberlik süresi 7-10 yıldır. Bunu 10-15 yıl, altı ay ile 1 yıl arası, 2-3 yıl izlemektedir. Kopan evlilik bağlarının dörtte birinde sadece bir çocuk vardır. Aşağı yukarı evli çiftlerin öteki üçte birinin hiç çocuğu yoktur. Bunu, boşanma sayısının az olduğu çok çocuklu evlilikler izlemektedir.

Boşanma konusunda yukarıda söylenenler bize şunu öğretmektedir:
1- Evliliklerde huzur ve mutluluğun olmaması ve dolayısıyla da boşanmayla sonuçlanmasının en önemli nedeni; eşlerin İslam ahlakıyla ahlaklanmamaları ve yüce Allahın emirlerini uygulamamalarından kaynaklanmaktadır. Eğer eşler İslamın evlilikle ilgili hükümlerini iyice uygulayacak olurlarsa kesinlikle bu kadar çok boşanma olmayacaktır.

2- Mütevazı olmayıp, hep kendini düşünmek, gurur ve kibirle eşine ve eşinin sevdiklerine önem vermemek eşleri boşanmaya sürüklüyor.

3- Ailelerin gıybet ve iftira günahlarını yapmaları da, karı kocanın huzurlarının kaçıp boşanmalarına neden olmaktadır.

4- Evlilik yaşamının yorgunluğu, yani çekiciliğini yitirmiş, tekdüze hale gelmiş evlilik yaşamı, evliliğin çökmesine neden olabilir. Değişik karakterler uyum içinde olamazlarsa kısa zamanda karşılıklı, dayanılması olanaksız durumlar ortaya çıkar.

5- Manevi bağdan yoksun, tek başına bedeni sevgi, kadında ve erkekte kayıtsızlık oluşturmaktadır.

Öyleyse mutlu bir evlilik için öncelikle eşlerin Allahın hükümlerine dikkat etmeleri gerekmektedir, zira mutluluk sadece ve sadece Allaha itaatle mümkündür. Maneviyattan yoksun tüm evlilikler her zaman sorunlar yaşayacaktır. Tabi ki hiç kimse eşiyle tam bir uyum içerisinde olamaz, fakat en yüksek seviyede uyumu sağlamak için gayret etmelidir. Kadın ve erkek çok farklı varlıklar oldukları için her iki tarafın da fedakâr olması gerekir, evlilik ancak bu şekilde devam edebilir. Merhum Allame Tabatabai şöyle demektedir:

En çok seven en sabırlı olsun. Eşiniz size karşı sinirlenip, hoşunuza gitmeyen davranışlarda bulunduğu zaman sizde üzerine gitmeyin, sabredin O sonra hatasını anlayacaktır.

Farklılıklar eşlerin boşanması için değildir, aksine bir birlerini tamamlayarak kemale doğru ilerleye bilmeleri içindir. Tevazu, alçakgönüllülük, görmezden gelme, aşk, sabır mükemmellik yolundaki evlilikler için su ve hava gibidir fakat gurur, kibir, inat, sinir, sevgisizlik evlilikleri boşanmaya götürmektedir.

Eşler boşanmadan önce biraz ne kadar yanlış bir karar aldıklarını düşünmelidirler. Kuran ayetleri, masumlardan nakledilen hadisler ve büyük insanların sözlerinden anlaşılan, dünyada boşanmaktan daha kötü bir şeyin olmadığıdır. Neden mi? Çünkü boşanmanın doğurduğu zararlar sayısız ve telafi edilmezdir.

Boşanma dolayısıyla karı kocanın tüm yaşamı altüst olduğu gibi, ailelerde çok zarar görmektedirler, fakat en fazla zararı görenlerse çocuklardır. Boşanmanın zararlarını kısaca şöyle sıralaya biliriz:

1- Duygusal zararlar: yıllarca bir çatı altında yaşayan, iyi ve kötü anıları paylaşan, sürekli birbirinin yanında yer alan, bir gün dahi görmediklerinde eşlerini özleyen çiftler boşandıkları zaman duygusal boyutları çok ağır yaralar alacaktır. Bu yüzdende kadınlar erkeklere, erkeklerde sürekli kadınlara kötü gözle bakacaklardır, yeniden evlenmek istediklerinde o eski kötü eşi aklına gelecek ve evlilikten soğuyacaktır. Boşandıktan sonra böyle bir psikolojik haleti yakalayan insanların hayatının ne kadar zor olduğunu herkes tahmin edebilir.

2- Toplumsal zararlar:

boşanmak isteyen eşler biran önce şimdiki eşinden kurtularak, istedikleri gibi birisini bulup onunla evlenmeyi düşünürler, ama bu kadar kolay değildir, çünkü toplum hiçbir zaman boşanan insanlara iyi birisi olarak bakmamaktadır. Bir bayanın önceden evlenip boşandığını öğrenen erkek, iyi bir eş olmadığını düşünerek onunla evlenmeye yanaşmaz, aynı şekilde boşanan erkeğinde iyi bir koca olmadığı düşünülür. Bu yüzden de istemedikleri evliliklere mecbur kalırlar, bu da bir ömür mutsuz yaşamalarına neden olur.

3- Çocuklar üzerindeki zararlar:

boşanmaların en fazla zararını çocuklar görmektedir, onlar en fazla ihtiyaçları olan sevgiden yoksun olarak büyürler. Anne baba sevgisinden yoksun çocuk ise; ya içine kapanık olur ya da aşırı hırcın. Çocukların çekmiş olduğu bir diğer acıda, üvey anne yahut üvey babadır. Hiç kimse öz anne ve babanın yerini dolduramaz ve hiç kimse çocukların duygusal ihtiyaçlarını onlar kadar gideremez. Bu yüzden de boşanmış ailelerin çocuklarının ruh haleti bozuk, ömür boyu üzerlerinden atamayacakları psikolojik sorunlu olurlar. Bu da topluma çok zararlı insanlar olmasına nedendir, boşanmış ailelerin çocukları intikam peşindedir ve intikamlarını toplumdan çıkarırlar.[7]

İslamın boşanmayı bu kadar kötü bilip, önünü almaya çalışmasının nedeni bunun gibi onlarca zararının olmasından kaynaklanır.

[1] Mekarumül Ahlak, s: 225.
[2] Şerh-i Mesnevi, s. 142
[3] Vesail, c. 15, s. 280
[4] Mizanul- Hikmet, c. 5, s. 546
[5] Vesail, Alul- Beyt baskısı, c. 22, s. 8
[6] Nisa–35.
[7] Tefsiri Numune, c:24,s:220


Tarih: 04:49, 23/4/2008 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Dindar Eş - Dindar Aile Çöküşü paylaşma ıstırabı

Dindar Eş - Dindar Aile Çöküşü paylaşma ıstırabı

Uzunca bir zamandan beri aralarına katılmak için devlet yöneticilerinin yalvar-yakar olduğu Batı dünyası ve kültür ortamının, her şeyimiz gibi, aile yapımızı da ciddi boyutlarda etkilediği, sarstığı ve hatta bozduğu bir gerçektir.

 

Akif merhumun ifadesiyle "gayesiz bir fikr ile" bize ait her mevcudu, her değeri resmen ya yıktık ya da yıkıma terkettik...


 Aileden sorumlu bir devlet bakanlığı kurulmuş olmasına rağmen sistem tarafından yıkıma terkedilen en son kalemiz Ailedir. Bu terkedişin, toplumun önemli bir kesimince onaylanmış olması asıl ıstırap kaynağını oluşturmaktadır.

Kitle iletişim araçları "mahrem" bir köşe bırakmadı. Kültür istilası anaforunda yegane sığınak gibi gözüken aile, büyük ölçüde o görevi yapamaz hale geldi. Aile, sığınak ve güven ortamı olmaktan çıkmak üzere.. Aslında herkes, çöküşün şu veya bu şekilde farkında.. .Yine herkes bir çaresizliği paylaştığının bilincinde...

Bütün bunlara rağmen hala değerlerini koruma, yaşama ve duyurma ihtiyacını ve iştiyakını duyan kafa ve gönüller de yok değildir. Bunlar azımsanmayacak bir yoğunlukta gündemdeki yerini almış bulunmaktadır. Yani müslümanlar şimdi kendi dünyalarını, kendi zeminlerini, kendi ailelerini arıyorlar.. İşte bu kesim çaresizliği önce kendi çapında ve çevresinde sonra da toplumda aşabilmenin çabasında.

Buna ilaveten memleketimizde yaz ayları genellikle yeni ailelerin kurulduğu günlerdir. Her yeni aile büyük sevinçlere, mutluluklara vesile olur. Fıtri ve tabii olan her şey gibi evlilikler, dÜğünler de güzeldir. Ancak çok sorunlu, o yüzden de pek nazik bir ortamın adıdır artık aile ve evlilikler...

"Dindar olanı seç!"

Köklü ve sağlam bir aile yapısı millet hayatının sıhhat ve devamının temeli
Ebu Hüreyre radiyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kadın dört şeyden biri; malı, soyu-sopu, güzelliği ve dini için alınır.  a iki  Elleri toprak dolası, sen dindar olanını seç !"(1)şartıdır.

Bu sebeple olmalı ki, ailenin kuruluşundan itibaren dikkat edilecek ana konular


Sevgili Peygamber'imizin mübarek hadis-i şeriflerde açıklanmıştır.

Biz bunlardan bir kaçına işaret etmek istiyoruz.

Hadisimiz eş seçiminde dikkate alınan dört unsuru, vakıayı tesbit çerçevesinde saymaktadır. "Vakıayı tesbit" demek, insanlar arasında adet olanı, olduğu gibi dile getirmek demektir. Yoksa "siz de öyle yapın" anlamında değildir. Nitekim Efendimiz açıkça müslümanlara, eş seçiminde "dindar olanı" tercih etmelerini tavsiye etmiştir.

Güzelliğin, zenginliğin ve soyluluğun hem geçici hem de olumsuz gelişmelere ve didişmelere gebe nitelikler olduğu binlerce kez tecrübe edilmiştir.

 

Ancak "dindarlık", bütün beşeri ve dünyevi özellik ve niteliklerin özünde ve ötesinde, her türlü şart altında faydası görülecek ve kendisiyle mutlu olunabilecek bir vasıftır.

 Dindar eş ve aile bazılarının sandığı gibi sadece sıkıntılı zamanlar için değil, mutlu ve sevinçli zamanlar için de aynı derecede gerekli ve geçerlidir.
 
Hz. Peygamber'in şu ikazı pek manidardır: " Kim bir kadınla sadece sayu-sopu, şerefi, itibarı için evlenirse, Allah o kimseyi zelil eder.

Kim bir kadınla sadece malından dolayı evlenirse, Allah onu fakir kılar. Kim de gözünü haramdan korumak, ırz ve namusunu muhafaza etmek, akrabası ile ilişkilerini devam ettirmek İçin evlenirse, Allah bu evliliği iki taraf için de hayırlı ve uğurlu kılar" (2)

"Rabblmiz!. Bize göz aydınlığı olacak eşler ve çocuklar ver!"(3)
ayetinde "göz aydınlığı" diye nitelenenler herhalde ve öncelikle "dindar eşler"dir. Huy güzelliği "dindarlık" la desteklenmesi halinde, sürekli mutluluk sebebi olur. Bu da göz aydınlı ğının ta kendisi olsa gerektir.

Uyarılar

Tercihini ve seçimini dindar eşten yana kullanması istenen müslüman erkeklere Hz. Peygamber şu gerçeği de hatırlatmıştır; "Mü'minlerin en olgunu, ahlakı en güzel olanlardır. Sizin en hayırlılarınız kadınlarına karşı hayırlı olanlarınızdır.
"(4)

"Geçimini üstlendiği aile bireylerinl ihmal etmesi, kişiye vebal olarak yeter."
(5)

Sevgili Peygamberimiz, ailedeki denge, huzur ve mutluluğu sağlamak için "on sahabi tarafından " rivayet edilen bir hadiste hanımlara da şu gerçeği hatırlatmıştır.

"Şayet ben bir insanın bir başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, hanımın kocasına secde etmesini emrederdim."(6)

Bu hadis uslüb ve vurgu olarak ailedeki huzurun "sadakat ve itaat" noktasında toplandığını göstermektedir.

"Kocası kendinden razı olduğu halde ölen kadın cennete girer."(7)

Bu hadis ise, hem bir teşviki hem de bir tesbiti ihtiva etmektedir. Aile hayatında kadın, öteki unsurlardan ağırlıklı bir yere ve role sahiptir.
Kadının yaratılışı gereği alıngan ve çabuk kırılan bir yapısı vardır. Dolayısıyla çevresindekileri ve öncelikle eşini rahatsız etme ihtimali büyüktür. Bu sebeple de Hz. Peygamber'in hanımlara yönelik uyarı ve irşatlan daha yoğundur.

İşte bu yoğunluk bile, dindar aile için "dindar eş" seçiminin lazım geldiğini ortaya koymaktadır. Giderek karmaşık bir hal alan toplum değerleri, aile yapısının geçmiştekinden çok daha sağlam olmasını gerekli kılmaktadır. Bilinen bir gerçektir ki, insanı üretici oldu ğu sürece değil, yaşadığı sürece değerli bulan, ona aile ortamında bakan bir aile kadar hiç bir şey mutlu edemez. Hangi darulaceze sakini gerçekten mutludur?

İnkar edilemez bir gerçektir ki, herkes evinde rahat eder. Evler ve aileler biribirlerine tahammül etmesini bilen sadakat ve ferakat sahibi eşler sayesinde huzur yuvası olabilir. Bu sebeple "aile yuvasını" geçiçi hevesleri tatmin ocağı olarak değil, sonuçları itibariyle öteki dünyaya uzanan, oradaki hayatın şeklini tayin eden "ebedi bir kurum" olarak görmek gerekmektedir. Böylesi bir bakış açısına sahip eşlerden oluşan aileler, daha do rusu "dindar aileler" dünya için olduğu kadar gerçek istikbal için de güven kaynağıdır.

Sevgili Peygamberimiz bir başka hadislerinde, dünyada elde edilmesi için gayret gösterilmeye değer bulduğu kıymetleri "şükreden gönül, zikreden dil ve ahiret işlerinde (bir rivayete göre de imanı yaşamakta) kocasına yardımcı olan dindar hanım" olarak bildirmiştir8

Öte yandan, şuna da işAret edelim ki, dindar eş seçimini tavsiye eden hadisimiz, dindar kişileri arkadaş edinmeyi öncelikle teşvik etmiş olmaktadır. Ayrıca burada erkeklere yönelik olarak söylenmiş olan "dindar olanı seç!" tavsiyesi, aslında ve tabii olarak, hanımlara da yöneliktir. Onlar da evlenecekleri erkeklerde öncelikle "dindarlık" vasfını aramalıdırlar.

Hadis-i şerifteki " hay elleri toprak dolası ( ya da olası)", diye tercüme edilebilecek olan "terebet yedake" ifadesi, beddua görünümünde olmakla birlikte beddua anlamında değildir. Burada teşvik manasındadır. Ancak bu ifadede "şayet tavsiyemi tutmazsan, fakirleşir, sıkıntıya düşersin" gibi bir ikaz anlamı da sezilmektedir.

Sözün burasında peygamber tavsiyesinin gerçekliğine ve kurtarıcılığına inancımızı yenileyerek, bir kez daha Efendimiz'in tavsiyesine kulak verelim: "Sen dindar olanı seç ..." Çünkü bu seçim, mutluluk ve bir anlamda
da ebedi kurtuluş seçimi demektir? Öte yandan unutmayalım ki biz, kendimizi kendimize ait değerlerle kurulmuş ve donatılmış yuvalarda koruyabiliriz.
0 halde duamız hep aynı: "Rabbimlz bize göz aydınlığı olacak eşler ve çocuklar ver..."(8 )

Dipnotlar
1) Buhari, Nikah 15; Ebu Davüd, Nikah 2; Nesm, Nikah 13; İbni Mace, Nikah 6; Darimi, Nikah 4; Muvatta, Nikah 21; Ahmed b. Hanbel, 11, 428,
2) Heysemi, Mecmeu'z-zevaid, lV,254,
3) Furkan Suresi (25), 74,
4) Buhari, Edeb 38-39,
5) Ebu Davud, Zekat 45; Hakim, elMüstedrek, IV, 500,
6) Ebu Davud, Nikah 40; Tirmizi, Rada' 10; Abdurrezzak, el-Musannef, Xl,
300-301,
7) Tirmizi, Rada' 10; İbni Mace, Nikah 4,
8 Bkz. İbni Mace, Nikah 5,
9) Furkan Suresi(25), 74


Tarih: 01:12, 27/1/2008 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

İslam'da KADININ değeri..

İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:"... Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!" (1) buyurur.Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur:"Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir." (2)Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)Kur’ân-ı Kerîm’de "en-Nisâ"(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca "Meryem" diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; "en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk" sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında yetişmişlerdir.Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi, çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye düşünülmüştür.Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:"Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz." (4)Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.


Tarih: 08:21, 26/12/2007 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

'Sen benim sadece eşimsin'

Evlilik hayatında en büyük hayal kırıklıklarını eşine "Sen benim her şeyimsin!" diyen kişiler yaşıyor.
Psikolog Yasemin Uçal, "Kimseye taşıyamayacağı bir rol yüklenmemeli." diyerek, "Her şeyimiz ancak Rabbimiz olabilir." şeklinde konuşuyor.
Bir insanın sevdiği birine 'sen benim her şeyimsin' demesi, ilk başta verilen kıymeti ifade etmek açısından çok güzel gelebilir. Ancak, bu sözün fiil olarak karşılık bulmasını beklemek muhatabında aynı hoş duyguları uyandırmıyor.
Çünkü, bir kişinin "anne-baba, eş, arkadaş, evlat" rollerini aynı anda karşılaması çok zor. Bu imkânsızlık, beklentileri karşılanamayan tarafı üzdüğü gibi, kendisinden çok şey beklenen tarafta da boğucu bir etki yapabiliyor. Hayatımızda sadece bir tane rolü olabileceği halde 'her şeyimizi' üstüne yüklediğimiz kişiden 'ben senin beklentilerini karşılamak zorunda değilim' cevabını aldığımızda yıkılabiliriz.
O, bunu diliyle ifade etmeyip hiçbir beklentimizi vermeyerek de gösterebilir. Özellikle eşler arası ilişkide makul olan, herkesi kendi konumunda kabullenmek ve fazla beklenti içine girmemektir.
Psikolog Yasemin Uçal'a göre, bu idrak seviyesine ulaşmanın yolu 'karşımızdakinin de kendimiz gibi birçok konuda aciz, eksikleri olan, mükemmel olmayan' bir insan olduğunu kabullenmekten geçiyor. Bir tane rolü olan insana, başka görevler de yükleyip onu her şeyimiz yapma isteğinin altında sorumluluktan kaçma arzusu yatıyor.
Çünkü biri her şeyimiz olursa kendi işimizin azalacağını düşünüyoruz. Mesela, 'eşim benim her şeyim' diye düşünen kişi için eşinin varlığı, hayatta çok şeye sahip olmak demektir. Onu sadece eş olarak görse birçok şeyi kaybediyor ve kendisine daha çok iş düşüyor. Kendini geliştirmesi ve daha güçlü olması gerekiyor. Çünkü, hayatta huzurlu ve mutlu olmak için herkesin sorumlulukları vardır. Eksikliğini hissettiği maddi ve manevi ihtiyaçları gidermesini tek bir kişiden beklemek kişinin kendi üzerinde değişim ve gelişim yapmasını da engelliyor.
Hiç kimsenin mutlak güç sahibi olmadığını hatırlatan Yasemin Uçal, eşimizin her şeyimiz olmasını beklemenin inancımıza da ters düştüğünü söylüyor. Evlenen insanların bir taşla sayısız kuş vurmak istediğini belirten Uçal şöyle konuşuyor:
"Biri her şeyimiz olacağına, sadece rolü neyi gerektiriyorsa o olsun. Eşimiz eş, çocuğumuz çocuk, annemiz anne, babamız baba olarak kalsın. Onlardan farklı roller beklemek hayatımıza birçok olumsuzluk getirir. Eş de şefkat gösterebilir; ama anne-baba yerine konulamaz. Eşimizle bütünleşiyoruz; ama dünyaya tek gelip tek gittiğimizi unutmayalım. Herkes yaptığından kendisi sorumlu. Bizi yaratan ve huzuruna dönecek olduğumuz ALLAH (Celle celaluhu)) ancak her şeyimiz olabilir. Karşımızdakinin sadece kendine düşen sorumluluğu bilmesi ve ona göre davranması hayatı düzenleyen bir durumdur."
Yasemin Uçal, psikoterapi öykülerine yer verdiği 'Kendinize Hoşgeldiniz' (Timaş Yayınları) kitabında bu ve buna benzer çelişkilerimizi ele alıyor. Herkesin yaşayabileceği sorunlara dair gerçek öyküleri ve yaşanan değişimleri anlatıyor



Tarih: 12:56, 24/12/2007 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Müslüman Erkek Kadınını Uçan Kuştan Esirger

Müslüman Erkek Kadınını Uçan Kuştan Esirger
mailime geldi  sizlerle paylaşmak istedim

Her memlekette,bilhassa Avrupa'da,sadece hanımı ile ömrünün sonuna kadar beraber yaşayıp,başka bir kadınla ilgisi olmamış güçlü,kuvvetli kimse pek azdır.Orada,kendi hanımı ile beraber oturmak ayıp olduğu için,herkes hanımını başka bir erkekle oturtur.Kendisi de,bir başkasının hanımını alarak dans eder.Böyle bir görüşmede,gerek erkek,bir diğer kadına ve gerek kadın,bir diğer erkeğe çaresiz meyleder.Bunun için Hristiyan memleketlerinde,kadınlar ve erkekler,birbirleri ile karıştıkları,görüştükleri ve konuştukları için zina etmeden ömür geçirmiş bir erkek ve kadın pek nadir bulunur.

Müslüman hanımlarının durumuna gelince,müslümanların hanımları,ırz,namus ve haya sahibi olarak,kocalarının yanında ve her yerde muhterem olduğundan,onları böyle tehlikelere ve hakaretlere layık görmezler.Herkes,en çok sevdiği ve kıymetli olan şeyleri kendi nefsi için sakladığı gibi,Müslümanlar da,kendilerine her şeyden kıymetli,aziz ve muhterem bildikleri hanımlarını uçan kuştan esirgerler.

Bu ise,muhabbetin,sevginin çokluğundandır.Avrupalılar,bu hususta ahlak ve namus duygusundan uzaklaşmışlardır.Erkeğin,hanımını ve kadının kocasını kıskanması,çok gülünç ve alay konusu olan bir ahmaklık kabul edilmektedir.O hale gelmiş ki,bir kimse hakkında,filan kıskanç imiş denilince,terbiyesiz ve ahmak sayılır.Batı ülkeleri,Müslüman ülkeleri de kendilerine benzetmek istiyorlar.Bütün gayretleri bundandır.Çeşitli isimler altında,dernekler kurup asil milletimizi kendi ahlaksızlıklarına alıştırmak istiyorlar.Hadis-i Şerifte,"Haya İmandandır."buyuruldu.Maksatları önce hayayı yıkmak sonra da dini,imanı...

Tarih: 16:08, 5/12/2007 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

En hayırlı genç nasıl olur?

Bir hadis-i şerifte, en hayırlı gencin özellikleri nasıl anlatılıyor? Bir gencin Allahın hoşnutluğunu kazanması hangi hususlara bağlıdır?

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva perest) gençler gibi yaşayandır.buyurmuştur.

Bu itibarla, ister kadın ister erkek en hayırlı genç, bir ayağı kabirde yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışıp didinen, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir. O, nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde bile, öteler iştiyakıyla coşup cismanî arzularını gemleyebilmiş , kulluğu tabiatının bir derinliği haline getirmiş ve kendisini Hakkın yoluna vermiş bir adanmış ruhtur.

Yaşı açısından daha küçücük bir çocuk iken, Allah Teâlânın hususî lütuflarına mazhar olan ve kendisine hikmet verilen Hazreti Yahya (aleyhisselam) bu yiğitler için en güzel örneklerden birisidir. Rivâyete göre; yaşıtı olan çocuklar, Yahya, gel, sen de bize katıl; beraberce oynayalım! dedikleri zaman, Ben, oyun için yaratılmadım diyen Aziz Nebî, oynamak çocukların şiarı olmasına rağmen, kendisi daha o yaşta hilkatin gayesini kavramıştı.

İşte, en hayırlı genç, Hazreti Yahya gibi, daha hayatının ilkbaharında, kulluğunun farkına varıp dünya misafirhanesini ebedî saadetin kapısını açmak için bir vesile olarak değerlendiren delikanlıdır. Genç, iman gücüyle şahlanıp iradesinin hakkını vererek nefsanî arzularını sınırlayabilen, her gün birkaç defa kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten var olduğunu ortaya koyabilen, en ulvî hislerle mamur ettiği gönlünü fizik ötesi âlemlere de açık hale getirendir.

***

Hakkın mahbubu tövbekâr genç

Bir genç hiç mi sürçmez, hiç mi düşmez, hiç mi günaha girmez? Tabii ki, en hayırlı genç de kimi zaman kayıp düşebilir. Zaman zaman tökezlemek, ara sıra sürçmek, yer yer devrilmek ve bazen şeytana aldanıp bir günah çukuruna düşmek nebîler haricinde her insan için söz konusudur. Ne var ki, iyiliğe kilitlenmiş bir yiğit, daha günaha kapaklandığı ilk anda seccadesine koşar, cürmüne hiç hayat hakkı tanımaz, onu hemen tevbe ile boğar ve en kısa sürede namaz, oruç, hac, sadaka, iman hizmetine müteallik meşguliyetler gibi salih ameller vesilesiyle günah kirlerinden arınır. Gençlikteki ibadetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sadık u Masdûk Efendimiz, Tevbe güzeldir; fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever. buyurmuştur.



Mum ışığıyla terbiye olan Damat Efendi

Mecmaul-Enhur fi Şerhi Mültekal-Ebhur eserinin sahibi Muhammed b. Süleyman, Damat Efendi lakabıyla meşhur olmuştur. Çünkü, bu iffet âbidesi, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. İlmî mütâlaalara daldığı bir esnada kapısı çalınır. O vakitte birinin gelmesinin hasıl ettiği hayret ve misafirin kimliği hakkındaki merakla hemen kapıyı açar. Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler. Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terk edemez, çaresizce kızı içeri alır. Ona oturup dinlenebileceğ i bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyreden kızcağız, bu iffetli talebenin bir haline taaccüb eder; genç, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir.

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kerimesidir. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden talebenin tuhaf halini bir bir anlatır. Vezir, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Yusuf yüzlü genç, Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde, parmağımı ateşe tutarak, nefsime cehennem azabını hatırlattım ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.
Vezirin çok hoşuna giden ve teklifi kabul ederek o kızcağızla evlendikten sonra da Damat Efendi olarak anılagelen Muhammed b. Süleyman gibi bir hayat yaşayabilenlere ne mutlu.



ailem dergisi


Tarih: 22:32, 26/10/2007 Kategori: Islamda Aile Hayati_
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı
Yahoo bot last visit powered by MyPagerank.Net
<- Sonraki Sayfa ->