...Yiyiniz,İçiniz,İsraf Etmeyiniz,Çünkü ALLAH (c.c) İsraf edenleri SEVMEZ...

HAK YOLCUSU...

Ana Sayfa Profilim Arşiv Blog İşleri




Saatımız kaç



Hakkımda

Salat ve Selam,Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) in ve Bütün Peygamberlerin,Eshabı nın,Hz.Adem'den bu güne kadar yaşamış olan ve yaşamakta bulunan,Başta Salihler olmak üzere,bütün Mü'minlerin üzerine olsun..Kainattaki zerrelerin Rabbimizi tesbih edişlerinin adedince.AMİNN..
Bütün Dünya Benim olsa Gamım Bitmez Nedendir Bu... Taaa Ezelden Beri Gam Turabla Yoğrulmuş Bedendir Bu... Gelen Gider Giden Gelmez iki Kapılı Handır Bu... Sakın insafı Terk etme Makamı imtihandır Bu..(Y.S.S.HAN)..


Kategorilerim



Yazılarım

ikindi çayı sofrası..
Makarna Salatası
Hayırlı Bayramlar..
Gül Börek
Sandaviç Poğaça
Kakoolu Yaş Pasta..
Mantar Kurabiye.
LorluTepsi Böreği.
Eşlerin Birbirinin Kıymetini Bilmeleri
Evliliğin düşmanları


Arkadaşlarım

sumeyye1
blogcuabla
malihaber
vaktivisal
vird
cennetkokusu
1incitanem
ruzun
illedeyemek
sevgialemi
pitircik1984
yermisinyemezmisin
nasibim
annemmutfaktatv
kardelensiz
yasemenlesiniz
hayattasarimi
kadifece
sevgipinari01
yuksektopuklar
busecegunler
hayalimdekiblog
begonviller
2563
yemekyapmali
rufeydem
ssonmektup
allahinadiyla


Dost Siteler

* Bau011flantu0131 bau015flu0131u011fu0131


Ziyaretçilerim





Bannerim




Bağlantılarım



Cimcimem






widgets
Ödüllü BloglarYarisiyor.Com Kampanyasina Katılmak Ücretsiz, Haydi Durma!!!



Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam buyurdu ki:


"Allah’ın en sevdiği dua, kulun şöyle demesidir:

– Allahım!
Ümmet-i Muhammedin hepsine, merhametinle muamele eyle."


(Râmuzu’l-Ehadîs)


Rabbimiz, sadece kendini düşünen, kendi iyiliğini isteyen bencil insanlardan hoşlanmaz.

Yani, kendi nefsine başkasını tercih ahlâkı asıldır. Diğergâmlığı telkin eder.


"Nefsî, nefsî" değil, "Ümmetî, ümmetî" diyen, yani kendinden önce ümmetini düşünen bir Peygamberin yoludur.

Müslüman, İslâm’ın bu ümmetçi, toplumcu ve bütüncü ruhunu idrak ettiği, ferdiyetçilik ve bencillikten, şahsî çıkarcılıktan sıyrıldığı nisbette, Allah’ın rızasına nail olur. Rabbini kendinden hoşnud eder.


CUMA'İ ŞERİFİNİZ MUBAREK OLSUN

Tarih: 02:03, 11/9/2009 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

İki Cihan Güneşi Efendimiz'in (s.a.v.) Doğum Yıldönümü

Halis ECE

İki Cihan Güneşi Efendimiz'in (s.a.v.) Doğum Yıldönümü 


“Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve Hıristiyanlar) onu (o kitaplarda anlatılan Peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler.”(1) “Hani Meryemoğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim; benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici (doğrulayıcı / onaylayıcı) ve benden sonra gelecek AHMED adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Sonra onlara (o Peygamber) mûcizelerle gelince, ‘Bu apaçık büyüdür’ dediler (inanmayıp inkâr ettiler).(2) 



Bu kutlu doğum yıldönümü vesilesiyle yazımızda, “velâdet”ten bahsedip hem O’nunla ilgili bilgilerimizi tazelemiş olmayı hem de O’nun feyziyle bereketlenmeyi arzu ettik.

Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) doğumuyla alakalı hususlara geçmeden önce önemli bir kaç noktayı açıklamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. 

* * *

RESÛLÜLLAH EFENDİMİZİN (S.A.V.) NESEBİ 

1. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) baba tarafından şeceresi (soy kütüğü) üç bölümde incelenmektedir. Birinci bölüm, siyercilerin ve soy bilimcilerinin üzerinde ittifak ettikleri bölümdür. Bu da 20. dedesi Adnan’a kadar olan silsiledir. İkinci bölüm, bazılarının kabul ettiği bazılarının ise üzerinde görüş bildirmemeyi tercih ettikleri bölümdür. Bu, Adnan’dan Hz. İsmail’e kadar uzanan silsiledir. Üçüncü bölüm ise, içinde doğru olmayan bilgilerin de varolduğunu kabul ettiğimiz bölümdür. Bu da Hz. Ibrahim’den Hz. Adem’e kadar olan silsiledir.(3)

2. Anne tarafından soyu: Peygamber Efendimizin annesi Hz. Âmine’dir. O, Zühre oğulları kabilesinin reisi Vehb’in kızıdır. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşir.

3. Resûlüllah’ın (s.a.v.) Babaannesi Fatıma’dır. O da Amr’ın kızıdır. Amr, Âiz’in oğlu, o İmran’ın oğlu, o Mahzum’un oğlu, o Yekaza’nın oğlu, o Mürre’nin oğludur. Burada baba tarafından dedeleri ile birleşiyor.(4)

4. Resûlüllah’ın (s.a.v.) muhterem validelerinin annesi Berre’dir. O da Abdüluzza’nın kızıdır. Abdüluzza Osman’nın oğlu, o Abdüddar’ın oğlu, o Kusayy’ın oğludur. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşmektedir.(5)

5. Resûlüllah’ın (s.a.v) Medine’deki Neccaroğullarıyla yakınlığı... Bu durumu Hindistanlı alim Safiyyurrahman el-Mübarekforî şöyle anlatıyor: Abdullah’ın dedesi Haşim, ticaret için Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Medine’ye geldiğinde, Neccar oğlu Adiy’nın neslinden Amr’ın kızı Selma ile evlendi ve yanında bir müddet kaldı. Bu arada Selma Abdulmuttalib’e gebe kaldı. Sonra Şam’a doğru yola çıktı, Filistin toprakları içinde bulunan Gazze’de vefat etti. Hanımı Selma Miladi 497 senesinde Abdulmuttalib’i dünyaya getirdi ve ona Şeybe adını verdi.(6)

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, Neccaroğulları Resûllülahın Efendimizin babasının değil de dedesi Abdulmuttalib’in dayılarıdır.

Siyer kitaplarının çok daha detayına indiği, bizim ise fazla uzamaması için özetlemeye çalıştığımız bu açıklamada vardığımız sonuç şudur:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hem baba hem de anne tarafından soylu aileden ve de meşru evlilik yoluyla gelmiştir. “Ben Âdem’den, babam ve annem beni dünyaya getirinceye kadar hep nikah yoluyla çıkageldim, zina yoluyla gelmedim. Cahiliyye döneminin evlilik dışı beraberlikteliğinden (zinadan) hiçbir şey bana bulaşmamıştır”(7) hadisi şerifi ile İmam Müslim’in Vâsile b. el-Eska’dan rivayet ettiği: “Allah İsmail’in (a.s.) neslinden Kinane’yi, Kinane’nin neslinden Kureyşi, Kureyş’in neslinden Haşimoğullarını seçti. Haşimoğulları ailesinden de beni seçti”(8) hadisi, yukarıdaki görüşü yeteri kadar kuvvetlendirmektedir. 

* * *

M E V L İ D

Mevlid”(9) veya “veladet” diye ifade edilen Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğum hadisesi, insanlık tarihinde meydana gelen olayların en önemlilerinden birisidir.

İnsanlar genellikle belli bir konuma geldikten sonraki yönleri ile bilinirler. Önceki dönemleri, özellikle doğum ve doğum sonrasına tekabul eden yönleri pek bilinmez. Fakat Fahr-i Kâinat Efendimizinki farklıdır... Ana rahmine inişinden doğumuna, çocukluğundan gençliğine, Peygamberliğinden vefatına kadar hayatının her safhası en ince ayrıntılarına kadar tesbit edilmiştir.

Nüfus kayıtlarının tutulduğu dönemlerde hatta yakın tarihimizde bile bir kısım insanların doğum tarihleri ve nesepleri tartışılırken, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şeceresi (soy kütüğü)’nin, yukarıda belirttiğimiz biçimde Hz. Âdem’e kadar uzanması, gerek inanan taraftarlarının gerekse inanmayan muhaliflerinin/karşıtlarının, onunla yakından ilgilendiklerinin açık örneğidir. Her kelimenin/kavramın altında başka anlamlar arayan misyonerlerin ve oryantalistlerin bu konuyu didik didik etmeleri, bunun önemini bir kere daha kuvvetlendirmektedir.

Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Fil Senesi(10)nde ve Fil Hâdisesinden 52 gün sonra, İran Kisrası (Kralı) Nuşirevan’ın krallığının 40. yılında, Rebiulevvel ayında bir pazartesi gecesi sabaha karşı dünyaya geldiği hususunda hemen hemen bütün siyerciler ve tarihçiler ittifak etmişlerdir. O pazartesi gecesinin de, 12 Rebiulevvel olduğu, İbn Hişam’ın rivayetinde ifade edilmiştir.(11) Bu tarih, Büyük Alim Muhammed Süleyman el-Mansurforî ile astronomi alimi Mahmut Paşa’nın tesbitine (ve bizim de hesaplarımıza) göre 20 nisan 571 tarihine tekabül etmektedir.

Bu tarih birçok ilim ehli tarafından esas alınmış olmakla birlikte, bazı siyerciler de bunun dokuz Rebiulevvele rastladığını söylemişlerdir. Ancak 9 Rebiulevvel Cumartesi’ye denk gelmektedir. Bunun da bilinmesi gerekir.

İbn Sa‘d Resûlüllah Efendimizin annesinin şöyle dediğini nakleder:

“Onu dünyaya getirdiğimde benden bir nur çıktı ve Şam''''daki sarayları aydınlattı”

Ahmed b.Hambel de İrbad b. Sariye’den buna yakın bir rivayette bulunmuştur.

İmam Beyhaki, Peygamberlik işaretlerinden sayılan bazı olayların doğum esnasında meydana geldiğini nakleder. Bu cümleden olarak Kisra (İran Kralı)’nın sarayının 14 kulesi düştü, Mecüsilerin (ateşe tapanların) tapmakta oldukları (yıllardır sönmeden yanan) ateş söndü, Sâve gölünün önce suyu çekildi sonra çevresindeki kiliseler yıkıldı.(12) 

***

DEDESİNE MÜJDE EDİLMESİ

Annesi Hz. Âmine Resulullah Efendimizi
(s.a.v.) dünyaya getirince, Dedesi Abdulmuttalib’e, bir torunu doğduğunu müjdelemek üzere haberci gönderdi. Abdulmuttalib sevinerek geldi ve torununu alarak Ka‘be’ye girdi, orada Allah’a (c.c.) dua etti, şükürde bulundu. Sonra da bir ziyafet tertip ederek Kureyş’in ileri gelenlerini davet etti. Misafirlerine torununun doğumunu haber virip ona, (çokça medhedilmiş, övülmüş anlamına gelen) “Muhammed” ismini koyduğunu açıkladı. Bu mübarek isim, o güne kadar Araplarca pek bilinmeyen, pek kullanılmayan bir isimdi.(13) Abdulmuttalib’in soyundan da hiçbir kimseye verilmiş değildi. Bu ismi tercih edişininin sebebi kendisine sorulduğunda, “Onu gökte meleğin, yerde beşerin çok öveceğini umuyorum. Bu sebeple ona bu adı koydum” cevabını vermiştir

* * *

ONU İLK EMZİREN SÜT ANNE


Tabii ki onu ilkönce (üç veya yedi gün) kendi annesi emzirmişti… Arkasından, Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Mesruh isimli oğlunun sütünden onu emzirdi. O, daha evvel Hz. Hamza’yı da emzirmişti. Sonra da Mahzum kabilesinden Ebu’l-Esed’in oğlu Ebu Seleme’yi emzirdi. Böylece amcası Hz. Hamza ve Ebu Seleme ile sütkardeş oldular.(14) 

* * * 

RESÛLLÜLLAH (S.A.V.) SÜTANNEDE

Şehirli Arap geleneğine göre, çocukları, şehirlerde yakalanabilecekleri hastalıklardan uzak tutmak, vücutlarını geliştirmek, sinirlerini yatkın/sağlam kılmak, daha beşikte iken Arapçayı iyi öğrenmelerini sağlamak için onlara (şehir dışından) süt anne araştırırlardı. Abdulmuttalib de torunu için bir süt anne araştırdı. Sa‘d oğullarından Ebu Züeyb’in kızı, yine aynı kabileden Abduluzza’nın oğlu, Ebu Kebeşe lakaplı Haris’in(15) hanımı Hz. Halime’ye emzirmek üzere onu teslim etti. Resûllülah’ın (s.a.v.) oradaki süt kardeşleri, Haris’in oğlu Abdullah ile kızları Enîse ve Huzâfe’dir. (Bunun lakabı Şeyma’dır, lakabıyla meşhurdur.) Ayrıca aynı kabilede bir süt evlatlık olarak bulunan Hz. Hamza’nın süt annesi de Resullullah’ı bir gün emzirdi, böylece Hz. Hamza ile oradan da süt kardeşi oldu.(16)

Hz. Halime Resûllüllah’ı (s.a.v.) kabul edişini anlatırken; ellerinde hiçbir şey bırakmayan bir kıtlık senesinde, kocası ve emzirmekte olduğu küçük bir oğlu ile birlikte, süt evlatlığı almaya giden Beni Sa‘d oğullarından bir grup kadının arasına katılıp kumral bir merkebe binerek memleketinden çıktığını söylüyor. Ve devamla diyor ki; yanımızda bir de keçimiz vardı. Vallahi bir damla süt vermiyordu. Açlıktan ağlayan çocuğumuzun yüzünden bir tek gece dahi uyuyamadık. Ne göğsümde onu susturacak süt vardı, ne de keçimizde ona gıda olacak bir şey... Bir taraftan yağmur bekliyor, bir taraftan da bu sıkıntının gitmesini umuyorduk. Bindiğim merkebin hem zayıf hem de arık (yorgun) olması yüzünden kafileyi de yolda bıraktık (geciktirdik). Ta ki Mekke’ye geldik ve süt evlat aramaya başladık.Grubumuzdaki kadınların hepsine istisnasız olarak Resûlüllah (s.a.v.) teklif edildi; ancak yetim olduğu söylenince, hiç kimse kabul etmedi. Çünkü biz, emzirmek için aldığımız çocuğun babasından birşeyler bekliyorduk. Yetim! Annesi ve dedesi ne yapabilir ki?! diyorduk. İşte bundan dolayı almak istemiyorduk.


Benimle gelenlerden, benden başka çocuk almayan kalmadı. Geri dönmeye karar verince eşime dedim ki: 

- Vallahi arkadaşlarım arasında,çocuk almadan dönen birisi olmak istemiyorum.Vallahi o yetime gideceğim ve onu alacağım.

- Bunu yapmanda bir sakınca yoktur; olur ki Allah (c.c.), bunda bizim için bereket yaratır (verir) dedi . Gittim aldım ama, buna beni sevkeden sadece başkasını bulamayışımdı, dedi.(17) 

* * *

HZ. HALİME VE GÖRDÜKLERİ


Hz. Halime şöyle anlatıyor: 

Onu alınca kafileye döndüm; kucağıma oturttuğumda göğsüme, onun istediği kadar süt geldi. Öyle ki, o emdi doydu, kardeşi de doyasıya emdi, sonra da uyudular... Bundan önce çocuğumuz da biz de uyuyamıyorduk. Eşim kalktı, memesi kurumuş olan keçimize gitti; onun da memesi dolmuştu. İçeceği kadar sağdı, ben de onunla birlikte içtim. Öyle ki ikimiz de doyduk. En hayırlı gecemizi geçirdik. Sabahleyin eşim, “Anlıyorsun değil mi ey Halime! Vallahi hayırlı bir çocuk aldın” dedi. Ben de, “Vallahi aynısını umuyorum” dedim.

Sonra merkebime binerek yola çıktık, onu da yanıma aldım. Vallahi onların bineklerinden hiç birinin gidemediği mesafeyi biz kat‘ediyorduk. Öyle ki arkadaşlarım, “Ey Ebu Zueyb’in kızı, yazık! Bize acı, gelirken bindiğin merkebin değil mi bu?” diyorlardı. “Evet, ta kendisi” diyordum. “Vallahi bunda bir şey var” diyorlardı. Sonra Benî Sa‘d oğulları yurdundaki evlerimize geldik. Allah’ın arzında, bizim yerlerimizden daha kurak olanı bilmem var mı idi. Hiç kimse bir damla süt sağamazken, hayvanının memesinde bir damla süt bulamazken, O evimize geldikten sonra bizim sürümüz karınları tok, memeleri süt dolu olarak dönüyorlardı. Hatta halkımızdan çevremizde bulunanlar çobanlarına, “Size yazıklar olsun, Ebu Zueyb’in kızının çobanı koyunlarını otlattığı yerde siz de koyunları yayın” diyorlardı. Çünkü onların koyunları aç dönüyorlar, bir damla süt vermiyorlardı. Benim ise koyunlarımın karınları tok, memeleri dolu olarak dönüyordu.

İki senesi dolup sütten kesinceye kadar, Allah’tan daima fazlasını ve hayrını görüyorduk. Öyle bir büyüyordu ki, diğer çocuklara hiç benzemiyordu. İki yaşına geldiğinde, zıplayıp koşan bir çocuk olmuştu. Onu annesine götürdük; ama kendisinde gördüğümüz bereketten dolayı, tekrar bize iade etmesini çok istiyorduk. Annesiyle konuştuk; “Yavrumu, kuvvetleninceye kadar bana bırak ne olur, Mekke’nin vebasının (ölümcül hastalığının) ona da bulaşmasından korkuyorum” dedim ve ısrar ettim, o da bize onu iade etti .(18) 

* * *

ŞAKK-I SADR (GÖĞSÜN YARILMASI) HADİSESİ


İmam Müslim Hz. Enes’den (r.a.) şöyle rivayet etti: Resûlüllah (s.a.v.) çocuklarla oynarken Cebrail (a.s.) geldi, onu aldı yere yatırdı ve kalbinin bulunduğu kısmı yardı, kalbini çıkarttı, kalbinden de (pıhtılaşmış) bir kan parçası çıkarttı ve dedi ki: Bu şeytanın sendeki payı idi. Sonra altın tastaki zemzem ile yıkadı, kapattı ve yerine iade etti. Çocuklar, süt annesine koştular ve Muhammed öldürüldü dediler. Yanına gittiklerinde yüzünün rengi morarmıştı.(19)

Bu olay İbn Hişam’a göre üç yaşındayken, bazılarına göre ise dört veya beş yaşlarında iken olmuştur.(20) 

* * *

ŞEFKATLİ ANNESİNE İADE


Bu vak‘adan sonra Hz. Halime korktu ve onu annesine iade etti:

Hz. Amine, ölmüş kocasının hatırasını yerine getirmek için, Medine’deki (o zamanki adı Yesrib) kabrini ziyaret etmeyi düşündü ve 500 km.’lik mesafeyi katetmek üzere yola çıktı, yanında yetim oğlu Muhammed (s.a.v.) ve hizmetcisi Ümmü Eymen, bir de vasîsi Abdulmuttalib vardı. Medine’de (Yesrib’de) bir ay kaldı sonra oradan ayrıldı. Dönerken daha yolun başında ona hastalık yetişti ve gittikçe de kendini gösterdi, Mekke ile Medine arasında Ebva’da(21) vefat etti. Dedesi Abdulmuttalib onu Mekke’ye götürdü. Yetim torununa şefkati gittikçe artıyordu. Evlatlarından hiçbiri için olmadığı ölçüde torununa acıyor, onu hiç yalnız bırakmıyordu, aksine onu kendi öz evlatlarına tercih ediyordu. Ancak 8 yaşına geldiğinde dedesini de kaybetti.(22)

Doğumundan, dedesi Abdulmuttalib’in ölümüne kadarki merhale/süreç içerisinde, geleceğin bu büyük insanının başından geçen olaylara işaret etmiştik. Resûllüllah’ın (s.a.v.) hayatının akışını derinlemesine etkileyecek bu olayları bir kerre daha sıralayalım. Annesinin karnında iken babasının ölmesi ve yetim olarak dünyaya gelmesi,annesinin götürmesiyle ancak babasının kabrini tanımış olması, Medinede bulunan babasının kabrini ziyaretten dönerken yolda annesinin vefatı ve daha sonra da dedesi Abdulmuttalib’in vefatı...

İşte bunlar, küçük bir çocuğa nisbetle önemli olaylardır ve onun ruhunda önemli izler bırakmıştır. Muhammed’den (s.a.v.) başka herhangi bir çocuğun başına bu olaylar gelse idi, hadiseler onun ruhunu parçalar, bütün emellerini boşa çıkarırdı. Böyle bir çocuğun yaşadığı farzedilse bile hayatın karanlıklarında, yaşar gibi bir hayat sürdürebilirdi. Fakat, ileride enbiyanın ve bütün insanlığın seyyidi olan, bu çocuk yaştaki Muhammed (s.a.v.) birbirini takip eden bu olaylardan, en büyük ve en tehlikeli olaylara tahammül etmeye hazırlanmış, bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildiğinde, herkesi kuşatacak güçlü bir şefkatle çıkmıştır.(23) 

* * *

TEVRAT VE İNCİL’DE MUHAMMED (S.A.V.)

Bugünkü mevcut Tevrat ve İncil’den çıkarılmış olsa da Resûllüllah (s.a.v.), yaratılışından ahlak özelliklerine varıncaya kadar bir çok sıfatlarıyla, semâvî kitaplarda anlatılmış, haber verilmiştir. Bunun içindir ki, daha çocuk yaşta iken, Bahira O’nu tanımıştır. Medine’ye hicret ettiğinde, Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi Tevrat’ı okuyanlar arasında mutaassıp olmayanlar onu görünce derhal teşhis edip iman etmişlerdir.

İmam Buhari, Ata b.Yesar’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.) ile karşılaştım ve dedim ki; Resûlüllah’ın (s.a.v.) Tevrat’ta yazılı olan sıfatlarını (özelliklerini) bana anlat. Peki, dedi ve devam etti: Vallahi o, Kur’an’daki sıfatlarının bir kısmının aynıyla Tevrat’ta da anlatılıp tanıtılmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:

“Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlerin sığınacağı bir koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve resûlümsün. Sana ‘MÜTEVEKKİL’(24) adını verdim.”

“O kaba ve katı birisi değildir. Sokaklarda lakırdı eden birisi de değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz; lakin affeder ve bağışlar. Sapan (eğri giden) bir milleti; ‘LÂİLÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur)’ dedirterek doğrultuncaya kadar, Allah onun ruhunu almayacaktır. Onunla kör gözleri, sağır kulakları ve kılıflı (mühürlü) kalpleri açacaktır.”(25) 

* * *

RAHİB BAHİRA İLE GÖRÜŞMESİ

Dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra amcası Ebu Talib’in himayesine geçen Muhammed (s.a.v.) 12 yaşlarına geldiğinde, amcası, ticaret kafilesinin başında Şam’a gitmeye hazırlanınca O da beraber olma isteğini ifade etmişti. Kendisine karşı son derece şefkatli davranan amcası bu isteğini geri çevirmedi ve onu yanına alarak Şam seferine başladı. Şimdiki adıyla “Eski Şam”denilen Busra’ya geldiklerinde, Rahib Bahira, beyaz bir bulutun gölgelediği kafileyi uzaktan takip ediyor ve kendi kendine “bu kafilede önemli bir kişi var”diyordu.

Bunu yakından görüp teşhis edebilmek için bir sofra hazırladı ve istisnasız herkesi davet etti. Küçük olduğu için, Resullullah’ı (s.a.v.) eşyalarının yanında bırakarak, hepsi bu davete icabet ettiler. Bahira, aradığı özellikteki kişiyi aralarında göremeyince, “Gelmeyen var mı?” diye sordu. Bir çocuktan başka herkesin geldiği cevabını alınca, onun da getirilmesini istedi ve getirildi.

Yemek boyunca Muhammed’i (s.a.v.) her yönüyle süzen, araştıran, hatta kalkıp yanına giderek omuzunu açıp Peygamberlik mührü(26)ne bakan Rahip Bahira, yemek sonrası kendisine bazı sorular sordu; ondan da, açık ve net cevaplar aldı. Daha sonra Ebu Talib’e dönerek,

“Bu senin neyin?” diye sordu.

“Oğlumdur” cevabını alınca,

“Yalan söylüyorsun, oğlun olamaz!” dedi. Ebu Talib,

“Doğru, yeğenimdir” deyince,

“Şimdi doğru!” dedi ve ekledi: “Bu önemli bir kişi olacaktır. Buradan geriye dön. Şam’a gidersen oradaki mutaasıp Yahudiler bunu teşhis ederler ve suikastte bulunurlar” dedi.

Bunun üzerine Ebu Talib alış-verişini orada yaptı ve Mekke’ye döndü.(27)

Resullullah’ın (s.a.v.) 12 yaşlarında iken bir yemekte ve sadece bir kerre Hıristiyan rahibi Bahira ile görüşmesini, başta Hıristiyan dünyası olmak üzere Ehl-i Kitap istismar etmektedirler. İddiaya göre bu bir seferlik görüşmede, Bahira’dan öğrendiklerini geliştirerek yeni bir din kurmuş ve Kur’anı Kerim’i yazmış.

Bu iddia ne mantık açısından ne de ilim açısından doğrudur. Bir defa bu görüşmede bulunanlardan hiç biri, Bahira’nın orada ders verdiğinden veya dini telkinde bulunduğundan tek kelime bile söz etmemişlerdir. Resûllüllah (s.a.v.) dahil hiç kimse, bu konuda ona soru sormamıştır. Sadece o Resûllüllaha soru sormuş, aldığı cevaplardan sonra da, onun beklenen Peygamber olduğunu söylemiştir.

Hatta İbn Hişam’ın naklettiğine göre(28) Bahira’nın,

“Ey genç Lat ve Uzza hakkı için, soracağım sorulara cevap vereceksin” diyerek söze başlaması üzerine Resûlüllah (s.a.v.),

“Lat ve Uzza adına bana hiç birşey sorma! Vallahi bu ikisine buğzettiğim kadar hiç birşeye buğzetmedim” demiştir. Bu defa Bahira,

“Öyle ise Allah adına sorularıma cevap ver” demiş, O da,

“Şimdi ne istersen sor” karşılığını vermiştir.

İşte Hıristiyan din âliminin, bir müşrik gibi Lat ve Uzza’ya yemin etmekle düştüğü çelişki karşısında, Resûllüllah (s.a.v.) tarafından uyarılması da yukarıdaki iddianın külliyen/tamamen yersiz olduğunun açık isbatıdır.

Resullullah’ı (s.a.v.) Bahira’nın teşhis etmesi, Suriye’deki mutaassıp Yahudilerin de teşhis edilebileceğini söylemesi, Kur’an-ı Kerim’deki ifadeye uygundur. Zira Kur’an-ı Kerim’de “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitapta anlatılan Peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler”(29) buyurulması, Ehl-i kitabın Resûlüllah (s.a.v.) hakkında detaylı bilgiye sahip olduklarını göstermektedir. 

* * *

KUR’ÂN-I KERİM’DE RESÛLLÜLLAH (S.A.V.)

Resûllüllah (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’de bütün yönleriyle anlatılmaktadır. Biz bu yazımızda onun doğumu ekseninde bilinmesi gerekenlerden bir kısmını zikretmeyi uygun görüyoruz.

1. “Hani Meryemoğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici (doğrulayıcı/onaylayıcı) ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Sonra onlara (o Peygamber) mûcizelerle gelince, ‘Bu apaçık büyüdür’ dediler (inanmayıp inkâr ettiler).”(30)

2. “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (ismini) yazılı buldukları o ümmi Nebi ve Resûle uyarlar. O (Peygamber) onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarındaki ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. İşte ona iman edenler, ona saygı göstereler, ona yardım edenler ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, kurtuluşa erenler onlardır.”(31)

Ayeti kerîmede geçen Ümmî kelimesi okuma yazması olmayan demektir. Kur’an-ı Kerim’in bir başka ayetinde; Peygamber’in (s.a.v.) daha evvel hiçbir kitap okumadığı ve sağ eliyle hiçbir kitabı yazmadığı ifade edilmektedir.(32) Bu durumdaki bir insanın, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın hem dünya işlerini hem de ahiret işlerini düzene koyan bir kitabı tebliğ etmesi ayrı bir mucizedir.

3. “(Resûlüm) de ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın bir Peygamberiyim! O Allah ki, göklerin ve yerin sahibidir. Ondan başka hiç bir ilah yoktur. O diriltir (yaşatır) ve öldürür. Öyle ise gelin Allah’a iman edin; Allah’a ve onun sözlerine inanan, Ümmî Nebi olan Resûlü’ne de inanıp ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”(33)

4. “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hem Allah’ın izniyle bir davetci, hem de nur saçan bir kandil olarak... Mü’minlere müjdele! Kendilerine Allah’tan büyük bir mükafat vardır. Kafirlere ve münafıklara boyun eğme... Onların eziyetlerine (şimdilik) aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.”(34)

5. “Hani Allah peygamberlerden, ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdimizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah, ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.”(35)

Bu ayeti kerîmenin tefsirinde, Abdullah b. Abbas (r.anhüma) şöyle dedi: Allah (c.c) gönderdiği bütün peygamberlerden söz aldı ki, onların herhangi birisi hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderildiği takdirde ona tabi olacaktır. Ayrıca ümmetlerinden söz alması için de onlardan söz aldı ki, ümmetleri de hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderilirse ona tâbi olup yardım edeceklerdir.(36)

6. “Andolsun! Size, kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız/zahmet çekmeniz ona çok ağır gelir, onu üzer. Çünkü o, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli (ve) çok merhametlidir.”(37) 

* * *

KENDİ DİLİNDEN RESÛLÜLLAH (S.A.V.)


1. Resûllüllah’ın (s.a.v.) soranlara kendini tanıtma sadedinde şöyle buyurduğunu, Cübeyir b. Mut‘im babasından nakletmiştir: “Benim birkaç ismim vardır. Ben MUHAMMED(38)im, ben AHMED(39)im, ben Allah’ın, kedisiyle küfrü silip yok edeceği MÂHÎ’yim, ben insanların önünde toplanacağı HÂŞİR’im, ben kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyecek olan ÂKIB’im.”(40)

2. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Reûllüllah (s.a.v.)


Tarih: 11:49, 16/4/2009 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (10) | Yorum yaz | Bağlantı

Kıyamet'e kadar ßöyLe kaLacak .

 


''Bu taşın adı Muallak Taşı ya da Hacer-i Muallak'tır anlamı asılı duran taş demektir. Peygamberimizin Miraca çıkarken bastığı ve ayak izinin bulunduğu kaya ;
 Kuruluş Kayası, Oyuk Kaya da denir. Altı boş olan ve sadece bir köşesinden destekle durabilen bu kaya parçası, Kudüs'te Kubbet-üs Sahra'nın içindedir. Kayanın en geniş yeri 18 metre, en dar yeri ise 13.5 metredir.
 Bu kayanın içine on bir basamak merdivenle inilebilmektedir. Kayanın iç kısmı yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde ve 4.5 metre x 4.5 metre boyutlarında boş bir mekandır. İçeriden tavana bakıldığında havada asılı izlenimi verir, bundan dolayı Hacer-i Muallak olarak anılmaktadır.
Hz. Fatma bu kayanın yanında namaz kıldıgından özellikle çocuk sahibi olmak isteyen kadınların dua ettikleri bir mimber yapılmıştır.
 Cami içinde mermere gömülü ve dışı tahta oymalı bir kutu içinde ‘’sakalı şerif’’ vardır. Ziyaretçiler bu sakal-ı şerife dokunabilmek için ellerini bu kutunun içine sokarlar.

Yine muallak taşı’nın altında, Hz.Huhammed, kendisini almaya gelen meleğin kanatlarının üzerinde iken, onunla birlikte yükselen kaya, peygamberimizin işareti ile durmuştur. kayaya sonradan sütunlarla destek yapılmış.
Peygamberin miraca çıkarken üzerine bastığı taş olmasının yanı sıra İbrahim Peygamberin oğlu İsmaili kurban etmek için yatırdığı taş olması islam dünyasındaki önem hanesine artı iki puan ekler.
Yahudilerce, bu bölgede bir zamanlar Hz. Süleyman’ın mabedinin bulunduğu varsayıldığından, bu bölge onlar için de kutsal kabul edilmektedir.

Hatta bu mabet Kubbet-üs Sahra’nın altındaki Hacer-i Muallak isimli kayanın üzerine kurulu olduğu için, bu kaya ve onun bulunduğu yer Yahudiler için yeryüzündeki en kutsal mekan kabul edilmektedir.
Ayrıca bu bölge, Hıristiyanlar tarafından da kutsal olarak kabul edilir. Çünkü Hz. İsa (a.s) Allah’ın kutlu bir peygamberi olarak bu bölgede tebliğ vazifesini yerine getirmiştir. Hıristiyanlara ait birçok kilise ve dini yapı da yine bu bölgede bulunmaktadır. ''
(aLıntı)

efendimiz(s.a.v) mirac gecesinde ßu taş iLe göğe yükseLmiş ve inerken taş'a ''duR!!'' dediği andan itißaren ßöyLe kaLmış..


Tarih: 07:50, 5/8/2008 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

ALLAH celle celaluhu ve Rasul’ünün (s.a.v.)tavsiye ettikle

ve Resul’ünün (s.a.v) tavsiye ettiği gıdalar

Ölüm hariç her hastalığın şifası vardır. (Hadis-i Şerif)
1. Acur
Salatalığa benzeyen bir sebzedir. Peygamberimizin acuru yaş hurmayla yediği belirtilir.

2. Acve
Medine’de yetişen bir hurma türüdür. ‘Acve, cennet meyvesi gibidir. O, zehirlenmeye şifadır.’ Hadis-i Şerif

3. Hurma‘

Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içecek, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır.’ Nahl Suresi 67.

4. Bal‘

Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

“Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır.’ Nahl Suresi 68-69.

5. Arabistan Kirazı (Sedir Ağacı)
Ebu Cafer (r.a.) ’Peygamber Aleyhisselam, Arabistan kirazı yaprağının tozuyla başını yıkardı’ diye nakletmiştir.

6. Kiraz ve Muz
‘Düzgün kiraz ağacı, Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları’ Nahl Suresi 29-29.

7. Balık‘

O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.’ Nahl Suresi 14.

Denizin suyu temiz,  (balığı) ise helaldir.’ Hadis-i Şerif.

8. Çörekotu:

Çörekotu bir bitkinin susam büyüklüğündeki siyah tohumlarıdır. ‘Sizlere şu çörekotunu tavsiye ederim. Zira bunda ölümden başka birçok hastalık için şifa vardır’Hadis-i Şerif.

 

Enes İbn-i Malik (r.a.)

‘Peygamber hastalandığı zaman ağzına bir avuç çörekotu atar, üzerine de su veya bal şerbeti içerdi.’ demiştir.

9. Kabak‘

Ey Ayşe, çorba pişirdiğiniz zaman kabağını çok koyunuz. Zira kabak üzüntülü kimsenin gönlünü güçlendirir.’ Hadis-i Şerif.

10. Ekmek‘

Ekmeğe saygı gösteriniz. Çünkü yüce onu göklerin bereketlerinden indirmiştir.’ Hadis-i Şerif.

11. Ayva‘

Ayva, göğüsteki sıkıntıyı, ağırlığı giderir; kalbi ferahlatıp kuvvetlendirir.’ Hadis-i Şerif.

12. Nar‘

O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (herbiri) birbirine benzer ve (herbiri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.’ En’am Suresi 141.

İçlerinde (Cennetlerin) her türlü meyve, hurma ve nar vardır.’ Rahman Suresi 68.

13. Sütlü Bulamaç.

arpa veya buğday ununa yağ ve süt karıştırılarak ateş üzerinde yapılan bir nevi çorbadır. ‘Gerçekten sütlü bulamaç, üzüntülü ve kederli kimsenin midesini kuvvetlendirip rahatlatır. Sizlerden birinin yüzündeki kiri suyla yıkayıp temizlediği gibi sütlü bulamaç da hastanın gönlünden üzüntü ve kederi öylece giderir.’ Hadis-i Şerif.

14. Deve Sütü‘

Yaylada otlayan genç devenin sütü, sindirim bozukluğu olan kimseler için şifadır.’ Hadis-i Şerif.

15. Süt‘

Gerçekten size sağmal hayvanlarda da bir ibret vardır. Biz, size onların kanlarındaki fışkı ile kan arasından, lezzetli ve içenlerin boğazlarından kolayca kayıp giden halis bir süt içiriyoruz.’ Nahl Suresi 66.

 

Hayvanlarda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Onların karınlarındakilerden size içiriyoruz ve sizin için onlarda hem birçok yararlar vardır, hem de etlerinden yersiniz.’ Mü’minun Suresi 21. İnek sütüyle tedavi olunuz. Çünkü ben yüce ’ın bunda şifa yarattığı kanaatindeyim. Zira inek her çeşit ottan otlamaktadır.’ Hadis-i Şerif.

16. İnek Sütü ve Tereyağı‘

İneğin sütü şifa, sütünden meydana gelen yağı deva, eti ise derttir.

Hadis-i Şerif.

17. Et
Et en kıymetli gıdalardan biridir. Kuran’ı Kerim’de 12 ayette etten bahsedilmiştir. ‘Et, dünya ve ahirette yiyeceklerin efendisidir.’ Hadis-i Şerif.

Ancak yaşlı ve zayıf sığır eti tavsiye edilmemiştir.

18. Susam Yağı
Ebu Cafer (r.a.) ‘Peygamber Aleyhisselam susam yağını burnuna ilaç olarak damlatırdı.’ demiştir.

19. Kimyon ve Sinameki‘

Sizlere sinameki ve sennutu (tereyağı, bal ve kimyon) tavsiye ederim. Zira bunlar ölümden başka her derde devadır.’ Hadis-i Şerif.

20. Zencefil‘

Orada (Cennette) kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kâseden içirilir.’ İnsan Suresi 17.

21. Turunç‘

Kuran okuyan mümin kimse turunca benzer; kokusu güzel, tadı da güzeldir. Kuran okumayan mümin ise hurmaya benzer; tadı güzeldir fakat kokusu yoktur. Kuran okuyan günahkar kimse ise reyhan çiçeğine benzer; kokusu güzel fakat tadı acıdır. Kuran okumayan günahkar kimse ise Ebu Cehil karpuzuna benzer; tadı acı, kokusu da yoktur.’ Hadis-i Şerif.

22. Sirke‘

Sirke ne güzel bir katıktır. ’ım sirkeyi bereketlendir. Zira sirke benden önceki peygamberlerin de katığı idi. İçinde sirke bulunan ev katık sıkıntısı çekmez’ Hadis-i Şerif.

23. İncir‘

Tîne ve zeytine andolsun, Sinâ Dağına andolsun, bu güvenli şehre (Mekke’ye) andolsun ki, Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.’ Tin Suresi 1-4.

‘Her kim kalbinin rahat çalışmasını isterse, incir yemeye devam etsin.’ Hadis-i Şerif.

24. Zeytin ve Zeytinyağı ‘

göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur.

 Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, neredeyse aydınlatacak (kadar berrak) tır. Nur üstüne nur. dilediği kimseyi nuruna iletir. insanlar için misaller verir. her şeyi hakkıyla bilendir.’ Nur Suresi 35.

 

‘Zeytinyağı yiyiniz ve onunla yağlanınız. Zira o mübarek bir ağaçtan meydan gelmektedir.’ Hadis-i Şerif.

 

25. Mantar

Sizlere yaş mantarın suyunu tavsiye ederim. Zira o, İlahi bir kudretle kendiliğinden biten bir bitkidir. Suyu göz hastalığına şifadır.’ Hadis-i Şerif.

26. Kekik’

Evlerinizi zaman zaman akgünlük, yavşan, kekik ve gelin çiçeği gibi güzel kokulu otlarla tütsülendiriniz.’ Hadis-i Şerif.

27. Karpuz’

Hurmanın hararetini karpuzun soğukluğuyla, karpuzun soğukluğunu da hurmanın hararetiyle kırıp gideriyoruz’ Hadis-i Şerif.

28. Üzüm‘

Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi?’ Yasin Suresi 34-35.

Bu kainatı ve insanları yaratan Yüce (c.c.), yarattıklarının ihtiyaçlarını da yaratmıştır. İnsanlara da bu ihtiyaçlarını nerden ve ne şekilde karşılayacağına dair çeşitli vesilelerle ilim vermiştir. Bilimin hızla ilerlediği bir çağda yaşıyoruz ama yine de ‘bilmediklerimiz bildiklerimizden çok fazla’


Tarih: 23:03, 4/5/2008 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Mevlüt Kandiliniz Mubarek Olsun


Tarih: 23:29, 18/3/2008 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (13) | Yorum yaz | Bağlantı

Ey Güzeller Güzeli Sevgili Gel





Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli geceydi;
Eyvah o da leyl-i mâtem oldu!

Allah için ey Nebî-yi Mâsum,
İslâmı bırakma böyle bîkes,
Bizleri bırakma böyle mazlum. (M. Akif)



Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha misafirimiz ol.. tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur.

Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster.

Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.

Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur;

gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Ey şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin.

Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya âmin de demedin. Sineni, Ebû Cehil'leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk'ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıklarının karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izinde yürüme gayretindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir. Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.

Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun, ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın ve viladetin hakiki bayramımız olsun.. gel ki;

(Yağmur şairinin ifadesiyle)


Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep Seni içirecek
Yağmur, Seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü'mindir sema; Sana muhtaçtır zemin.


Tarih: 17:08, 18/3/2008 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili (19/20 Mart 2008 Kutlu Doğum Hafta

Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili (19/20 Mart 2008 Kutlu Doğum Haftası)

Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.

Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?

Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.

O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)

Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
-
"Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi,
"Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.

Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.

Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.
Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.
Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.
Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,

"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.

Yahudi,
"Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)

Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."


Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)

Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:

"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."

Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:

"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"


Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.

Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.

Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)

Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.

Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.

Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)

İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.

Kaynaklar:
(1)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60.
(2)A.g.e, 1:162-163.
(3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(4)A.g.e., 1:102.
(5)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162.

 

Mehmet Paksu, Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları


Tarih: 00:26, 17/3/2008 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Ümmetim Bu 15 Şeyi Yaptığı Zaman ....

Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resûlullah Efendimiz (SAV) bir gün:


“Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belâlar iner!” buyurdu. Yanındakiler:
“Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular.

 

Resûlullah Efendimiz (SAV) şöyle buyurdu:


“1- Millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında gidip gelen bir metâ haline gelirse,
2- Emanet ganimet ve fırsat bilinip hıyanet edildiği zaman,
3- Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.
4- Kişinin karısının kötü emirlerine itaat ettiği zaman,
5- Anne hukuku sıkça çiğnendiği zaman,
6- Baba hukuku sıkça çiğnendiği zaman.
7- Arkadaşın kötü emirlerine itaat arttığı zaman,
8- Mescitlerde (rızay-ı İlâhî gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyaset vs. ile ilgili sesler yükseldiği zaman.)
9- Kavme, onların en alçağı reis olduğu zaman;
10- Zorba kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği zaman;
11- Şarap meşrû sayılarak içildiği zaman,
12- İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği zaman;
13- Şarkıcı kadınlar arttığı zaman;
14- Türlü çalgı âletleri arttığı ve sıkça çalınır olduğu zaman,
15- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, zelzeleyi, yere batışı veya suret değiştirmeyi ya da gökten taş yağmasını bekleyin.”
(Kütüb-ü Sitte, 14/340; Tirmizî, Fiten 31, (2307); )



Tarih: 09:50, 17/12/2007 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

Ya Resul Yıne Gel...



Ya Resul!

Üzmemişti onları hiç bir şey senin gidişin kadar…

Kendilerine ‘kardeşim’ diye hitap ettiğin Ashabının gözleri yaşlarla dolmuştu, son sözlerini işittiklerinde…

Bir daha sesini duyamayacak olmanın burukluğuyla doluyordu gözleri…

Artık takatin kalmamıştı konuşmaya, yavaş yavaş kapanıyordu nurdan gözlerin…

Beklide Makam-ı Mahmud’u seyre dalıyordun…

Beklide bir yanda ümmetinden ayrılışın incitiyordu mübarek yüreğini; bir yandan da varacağın yerin güzelliği cezp ediyordu seni…

Ve... O anda Azrail Aleyhisselam kapının önünde beliriyor gözü yaşlarla dolu.

Kapını çalıyor tevazu ve edep kanatları yerlerde.

Başı önünde izin istiyor hane sahibinden…

Kızın Hz. Fatıma radiyellahu anha açıyor kapıyı ve soruyor “Sen kimsin?” Diye…

“Beni gönderen ALLAH’ın elçisiyim, ben Azrail’im.”

Hz. Fatıma anamızın dizleri çözülüyor, yığılıyor olduğu yere…

Ona yalvarmaklı, yaşlı gözlerle bakıyor.

Bakışıyla sanki “Babamın canını alma! Alma!” der gibi…

Çaresiz buyur ediyor içeriye. Azrail aleyhisselam giriyor içeriye…

“Ya Resulellah! ALLAH’ın selamı üzerine olsun.

Senden izin istiyorum; eğer izin verirsen canını alacağım.

” Hz. Fatıma Radiyellahu anhanın hıçkırıkları boğazında düğümleniyor…

Bir türlü aklına sığdıramıyor babasını kaybetmeyi, inci inci yaşlar dökülüyor o mübarek gözlerinden…

Ve ortalığı mis gibi bir koku sarıyor…

Her taraf gülistan olmuş… Sanki her yer Sen kokuyorsun Ya Resulellah…

Senin o baş döndürücü kokun biraz olsun rahatlatıyor yürekleri…

Orada bulunan Sahabelerin, heyecanla bekliyor.

Resulellah sorulan soruya ne cevap verecek diye…

Ve Sen, Azrail Aleyhisselama:

“ Selam senin üzerine olsun, ey Rabbimin misafiri, hoş geldin.

Artık sevgiliye kavuşma zamanı geldi.

Ayrılık ateşiyle yanıyorum ben…

Buyur gel canımı kabzet.” diye buyurunca ortalığı öyle bir feryat kaplıyor ki gök kubbeyi çınlatıyor…

Ve Resulullah’ın kudsi dudaklarından rabbine Şehadet’i dökülüyor, billur kaselerden dökülen Kevser şarabı gibi…

Ardından gözlerini kapatmıştı bu fani dünyaya, ebedi aleme uyanmak için…

Ya Resulellah! Üzmemişti onları hiçbir şey senin gidişin kadar…

Ashabın her biri mecnuna dönmüştü, çünkü artık en çok sevdikleri Resulullah aralarından ayrılmıştı…

Çünkü aşık oldukları Habibullah aralarından ayrılmıştı…

Öyle ki, bir sıkıntıları olduğunda mescide gelip onun nur gibi parlayan mübarek cemaline baktıklarında, acıları ve üzüntülerini bir anda unutuverir, mutluluk ve huzurla dolarlardı…

O güzide Ashabın adeta kanları donmuş bir şekilde, Resulullah’ la beraber dar-ı ukbaya yürümek istercesine inliyorlardı…

Yürekleri burkuluyordu, Seni bir daha dünya gözüyle göremeyecek olmanın acısı kaplıyordu sinelerini. Kimsenin dili varmıyordu, gönlümüzün gülü vefat etti demeye…

Ya Resulellah! Üzmemişti onları hiç bir şey senin gidişin kadar…

Fakat Sen etrafına gülücükler saçıyordun Ey Nebi! “Bu dünyadan ayrıldım ama ahirette sizlerle beraberim” diyordun sanki onları teselli edercesine…

Ortalığı tekrar bir mis gibi bir koku sarıyor…

Teninin güzel kokusunu güle sunan Sensin Ey Nebi!..

Ve saf saf melekler akın ediyor yeryüzüne.

Ziyaret ediyorlar, Resulullah’ın beytini…

Onlar bile hüzünlü, onlar bile ağlamaklı ve senin mübarek bedenini incitmeden teneşire yatırıyorlar, Seni melekler yıkıyor, kefene sarıyorlar velilerin imamı Hz. Ali radiyellahu anh ile birlikte…

Senin yüzünü kapatmak istemiyorlardı.

Çünkü bir daha göremeyeceklerdi, bu güneş misali parlayan yüzü…

İşte Seni kabre, o küçücük yere koydular, toprağın şefkatli kollarına saldılar

Seni…
Artık Sen yoktun…

Senin ayrılığına hiçbir yürek dayanamıyor, Ey Nebi!..

Hüzne boğdun bütün ashabını…

Ya Resul! Senin gidişin onlara dünyayı dar etmişti; Senin gidişin onlara toprağa yar etmişti…

Üzmemişti onları hiç bir şey , Senin gidişin kadar…

Ne ALLAH ve Resulü için çektikleri işkenceler, ne göçebe gibi oradan oraya savrulmaları, nede yarım hurmayla, aç biilaç giriştikleri mücadeleler…

Ve… Biz biçare…

Senin kapına kıtmirleri, ahirzamanın belalı yollarından, gaflet ve isyanımızın derin kuyusundan sesleniyoruz Sana Ey Nebi! Ve diyoruz ki yine gel Ey Resul! O kudsi ruhaniyetinle yine gel, gönül bağımıza, sinelerimizin gülistanına…

Gel Ey Resul yine gel! Gel ki Resulüm!...

Senin aşkından viraneye dönmüş, ayrılık hasretiyle kavrulmuş yüreklerimizi ferahlat…

Ferahlat ki Habibim, bir çocuk heyecanıyla coşsun ümmetin!...

Bütün insanlık huzuru bulsun…"
alıntı


Tarih: 13:52, 24/11/2007 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

Salat-Ü Selam Okuma nın FAZİLETİ....(1)

SALAT-Ü SELAM OKUMA
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem üzerine salât-ü selâm okumak, en faziletli bir ibâdet, kulu Allah'ü Teâlâ'ya yakınlaştıran en büyük bir ameldir. Allah (c.c) salât-ü selâm okuyan kimsenin derecesini yükseltir, sevabını çoğaltır, günahlarını siler ve onu dünya ve âhirette mes'ud kılar.
Salât'ın manası, Allah'tan olursa rahmet ve mağfiret,
meleklerden olursa; istiğfâr,
kuldan olursa; duâ anlamına gelir.
Aziz ve Celil olan Rabb'ımız Kerim Kitabında bizlere şöyle emretmektedir:
''Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey îmân edenler! siz de O'na teslimiyetle salât ve selâm edin.''
(1)
Bu ilâhî emre göre, Peygamber aleyhisselam üzerine ömründe bir kere salât-ü selam okumak farzdır. Bu durumdaki emir kelime-i tevhid'e benzer. Onu bir kere söylemek, farzı yerine getirmek için yeterlidir.
Fakat, Onun şerefli ismi her zikredildiğinde veya her mecliste bir defa veyahut da, bir sayı ile sınırlandırılmaksızın salât-ü selâm'ı çokça yapmanın vâcibliği hakkındaki görüş ise; salât-ü selâm'ı okumaya teşvik eden, terkinden sakındıran hadis-i şeriflerle bir istidlâldır. Yani, bu konunun vâcib olmasını âlimler, hadis-i şeriflerden delil getirerek ortaya koymuşlardır. (2)
Büyük müfessir Elmalı Hamdi Yazır bu konuda adı geçen âyetin tefsirinde :'' Bu âyet gösterir ki Peygamber (aleyhisselama) salavât getirmek farzdır. Ancak tekrarına değinilmemiştir. Sahih olan budur ki; ismi (her) zikr olundukça vâcib olur,'' demiştir.

Hanefî mezhebine göre, Peygamber aleyhisselam'a ömründe bir kere salât okumak, farz; her zikr olunduğunda salât okumanın vâcib olması hakkında ise, mezhebin büyük imamlarından İmam Tahâvî ve İmam Kerhî ayrı ayrı görüş bildirmişlerdir.
Tahâvî yanında muhtâr olan, -Velev ki meclis bir olsa bile- Peygamber aleyhisselam'ın ismi şeriflerinin her zikredilişinde, vâcibliğin tekrar etmesidir. Bu görüşü Zâhidî, Müctebâ'da sahihlemiştir. Kirmânî, Eb-ül Leys'in mukaddemesinin şerhinde, Tahâvî'nin 'vâcibliğin tekrarı' görüşünü, kifayet yoluyla olmasıyla kayıtlamış ve:'' onlardan bazısı O'nun üzerine salât okursa diğerlerinden (salât'ın vacibliği) sâkıt olur. Çünkü; bazısının salâtiyle O'nun ta'zimi ve şerefinin izhârı için maksat hâsıl olmuş olur,'' demiştir.
Hanefi âlimlerinden bazıları ise, peygamber aleyhisselam'ın şerefli ismini bir mecliste pek çok defa işiten kimse için tilavet secdesi bahsinde açıklandığı gibi, bir defa salât getirmenin vâcib oduğuna hükmetmişler; fakat, salâtı tekrar etmenin mendup olduğunu ifade etmişlerdir. Bu görüş, Kâfî'de sahihlenmiştir. Bu konuda Hanefî mezhebinin görüşü müstehaplık olsa da, mezhepte itimad edilen görüş, Tahâvî'nin görüşüdür. (3)

Salât konusu fıkıh kitaplarımızda bu şekilde açıklanırken selâm konusu üzerinde fazlaca durulmamıştır. Bunun sebebi; 've sellimû' emrinin manası: '' O'nun hükmüne tam bir teslimiyetle teslim olun '' anlamına gelmesinden dolayıdır. Bu görüş Nihaye'de, Şeyh-ül İslâm Serahsî'nin Mebsut'undan nakledilmiştir. Kuhistânî ise, selâm'ın manasının: ''gerçek bir itaatle itaat edip, boyun eğmek,'' anlamına geldiğini ifade etmiş ve bu görüşü pek çoklarına nisbet etmiştir.

Büyük müfessir Kurtubî, El-Cami' Li Ahkâm-il Kur'an isimli tefsirinde ''Ve sellimû teslimen'' âyet-i kerimesini açıklarken, Kadı Ebû Bekir bin Bekîr'in: ''Bu âyet, Peygamber aleyhisselam hakkında indi ve Allah Ashâb-ı Kiram'ına, O'na selam vermelerini; aynı şekilde onlardan sonra (gelen ümmetine de) kabrini ziyaretlerinde ve işm-i şerifinin her anılışında selâm vermelerini emretti,'' sözünü naklettikten sonra, Nesâî'nin rivayet ettiği şu hadis-i şerifi, delil olarak getirmiştir. Abdullah bin Ebi Talha babasından rivayet etti ki:'' Bir gün Rasulullah sallallahü aleyhi vesellem yüzünde bir şevinç olduğu halde geldi. Kendisine: 'Yüzünde bir sevinç görüyoruz' dedik. Buyurdular ki: ' bana melek geldi ve şöyle dedi:'' Ey Muhammed! Rabbin diyor ki:'' Sana salavât okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana (ikram olarak) yetmez mi?'' (4)

Kurtubî aynı âyetin tefsirinde şu hadis-i şerifleri de nakletmektedir. Muhammed bin Abd-ür Rahmân'dan, Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: '' Sizden bir kimse vefat ettiğim zaman bana selâm ederse, onun selâmı Cibril ile beraber bana gelir, Cibril: '' Ya Muhammed! Bu fülân oğlu fülân, sana selam ediyor,'' der. Ben de hemen:'' selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi onun üzerine olsun,'' derim.

Nesâî Abdullah ibn-i Mes'ud'dan rivayet ediyor, dedi ki :'' Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular :'' Yer yüzünde Allah'ın seyyah melekleri vardır. Onlar, ümmetimin selâmını (ânında) bana tebliğ ederler.'' Kuşeyrî (r.h) Rasulullah aleyhisselam'a selâm vermek: '' Selâmün aleyke '' demektir, demiştir. (5)



Tarih: 13:10, 28/10/2007 Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM__
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı
Yahoo bot last visit powered by MyPagerank.Net
<- Sonraki Sayfa ->