Bütün Dünya Benim olsa Gamım Bitmez Nedendir bu... Taa Ezelden Beri Gam Turabla Yoğrulmuş Bedendir bu... Gelen Gider Giden Gelmez iki Kapılı Handır bu... Sakın insafı Terk etme Makamı imtihandır bu.Y.S.S.HAN..

TÜM KARDEŞLERİMDEN DUA İSTİYORUM

10/5/2009 · Kategori: Dua ufku

Değerli  blogcu kardeşlerim  SEVGİLİ ANNECİĞİMİN hastalığı sebebi ile acilen izmire gitmem icap ediyor nasipse yarın gidiyorum...

hepiniz hakkınızı helal edin ANNEM  içinde dularınızı esirgemeyin

LÜTFEN DUALARINIZDAN BİZLERİ EKSİK ETMEYİN..AgliyorAgliyorAgliyor

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

Annenle-babanla dünyada iyi geçin

9/5/2009 · Kategori: Islami Genel Konular

Halis ECE

Annenle-babanla dünyada iyi geçin


Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!” bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel (tatlı ve yumuşak) söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar) indir (alçakgönüllülükle onlara daima kol-kanat ger) ve ‘Yâ Rab, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse (şefkatle yetiştirmişlerse) Sen de kendilerine (öylece) rahmetinle muamele eyle’ diye dua et. (1)

“Ebû Hüreyre’den (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam, ‘Yâ Resûlellah, güzel sohbet (ve iyiliğim)e inananlardan en fazla hak sahibi olanı kimdir?’ diye sordu. Resûlellah (s.a.v.), ‘Annendir, sonra da annendir, daha sonra yine annendir. Ondan sonra baban, daha sonra (derece derece) diğer yakınlarındır’ buyurdu.” (2)

Bir Müslüman’ın, anne-babası müşrik bile olsa onlarla iyi geçinmenin yollarını araması gerekir. Şayet fakirseler, nafakalarını temin etmesi şarttır. Rabb’imiz buyuruyor ki:

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Çünkü anası onu, zayıflık üstüne zayıflıkla (nice sıkıntılarla) taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. (İşte bunun için önce) bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunduk. Dönüş, ancak banadır. Bununla beraber eğer her ikisi de bilmediğin bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman (müşrik olman) hususunda zorlarlarsa, onlara itâat etme. Fakat, onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin yoluna tâbi ol. Nihâyet dönüşünüz ancak banadır. O zaman ben de size yapmış olduklarınızı haber veririm.” (3)

Bu âyetler, Sa‘d bin Ebî Vakkas (r.a.) ile anası hakkında nâzil olmuştur. Sa‘d (r.a.), anasına son derece itâatkâr bir kimseydi. Müslüman olduğu zaman, anası:

— Ey Sa‘d, sen ne yaptın? Eğer bu yeni dini bırakmazsan, yemin olsun ki; ben yemem-içmem, nihâyet ölürüm. Sen de benim yüzümden, “Hey anasının katili!” diye kötü bir isimle anılırsın, demişti.

Hazret-i Sa‘d:

— Yapma ana, ben bu dîni hiçbir şey için terketmem, deyince, o da iki gün iki gece yememiş, kuvvetten düşmüştü. Bunu gören Hz. Sa‘d’ın (r.a.), son sözleri ise şunlar olmuştu:

— Anneciğim! Bilesin ki, vallâhi yüz canım olsa da birer birer çıksa, ben bu dini hiçbir şey için terk edemem. Artık ister ye, istersen yeme...

Zira Cenâb-ı Hakk, “müşrik olman hususunda zorlarlarsa, onlara itâat etme. Fakat, onlarla dünyada da iyi geçin” buyuruyordu.

İmâm Kurtubî (rh.) el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân isimli eserinde demiştir ki: “Anne-babaya, mârûf olan (yani şer’i şerîfe aykırı olmayan, Allâh’a isyânı mûcip bulunmayan) hususlarda itâat etmek gerekir. Günah işlemek, şirk koşmak veya farzlardan birisini terk etmek gibi hususlarda, herhangi bir emir verirlerse, itâat edilmez.” (4)

Ashaptan bir zât Resûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.), “Ben kime iyilik edeyim?” diye sormuştu. Buyurdular ki: “Annene, sonra yine annene, sonra yine annene.” “Ya ondan sonra?” dedi. “Babana” buyurdular. (5)

Bu mevzûda Hanefî fukahâsının görüşleri ittifakla şöyledir:

Anne-baba fakir oldukları müddetçe, gayr-i müslim bile olsalar, onların nafakası mükellef olan evlâdın üzerine vâciptir. Bu, Allah Teâlâ’nın, ‘Onlarla dünyada mâruf bir şekilde geçin’ emrine dayanır. Bu âyet-i kerime, kâfir olan anne-baba hakkında nâzil olmuştur ve Resûlüllah (s.a.v.), ‘mâruf’u ‘hüsn-i muâşeret’ yani iyi geçinme olarak tefsir etmişlerdir.

Kaldı ki evlâdın, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetler içerisinde rahatça yaşarken, anne-babasını açlığa, sefâlete terketmesi mâruftan değildir.

Yine Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.), anne-babasının nafakası hakkında suâl eden bir gence, ‘Sen ve malın, baban içindir’ buyurmuşlardır. Bu mânâ, evladdan hem erkeğe hem de kadına şâmildir. O bakımdan her ikisi üzerine de vâciptir. (6)

Velhâsıl, anne-baba gayr-i müslim de olsa, günaha ve isyâna iştirak etmeksizin Allâh’ın rızâsına uygun şekilde onlarla iyi geçinmek gerekir. Yeme-içme, giyim-kuşam, yatıp kalkma gibi ihtiyaçlarını karşılamak, onlara eziyet etmemek, ağır söz söylememek, hastalandıklarında alâkadar olmak, vefatlarında defnetmek gibi dünyaya ait hizmetlerini yerine getirmemiz şarttır, boynumuzun borcudur.

Dünyevî hüküm bu. Din işine gelince; bu hususta da Rabb’imizin, “Bana dönenlerin yoluna tâbi ol. Nihâyet dönüşünüz ancak banadır. O zaman ben size, yapmış olduklarınızı haber veririm” fermânına uyacağız. Resûlüllah Efendimiz’in ve vârisleri olan alimlerin gösterdiği yolda yürüyecek, son nefesimize kadar itaat ve teslimiyetten ayrılmamaya, isyandan uzak durmaya gayret edeceğiz. Zira başka kurtuluş yolu da, çaresi de yok.

Dilerseniz bu mevzuda yine Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) kulak ve gönül verelim…

“Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) şöyle dediği rivayet olunmuştur: Resûlüllah’a (s.a.v.), ‘Hangi iş (ecir ve sevap bakımından) daha üstündür?’ diye sordum. O, ‘Vaktinde kılınan namazdır’ buyurdu. Ben, ‘Sonra hangisidir?’ dedim. O, ‘Anne-babaya iyilik etmektir’ buyurdu. Ben, ‘Daha sonra hangisidir?’ dedim. Resûlüllah (s.a.v.), ‘Allah yolunda cihaddır’ buyurdu.” (7)

Ve yine buyurdu ki, “Rabb’in rızası babanın rızasını kazanmakta, Rabb’in gadabı da babanın gadabında gizlenmiş bulunmaktadır.” (8) “Baba cennet kapılarının ortasıdır. Dilersen (yani ondan uzak kalmayı göze alabiliyorsan) o kapıyı kaybet, yahut (yoksa) onu koru.” (9)

Sözün özü; cennet annelerin ayağının altında, babaların rızasında/hoşnutluğunda gizlenmiştir. Sonsuz hayatın nimetlerini, cennet ve Cemâl-i ilahiyi arzu edenler, Allah’a kulluk vazifelerinin yanında anne-babalarını da hoşnut etmeye çalışmalıdırlar. “Allah Teala iki kimseye; azgınlıkta haddi aşana ve anne-babasına isyan edene/başkaldırana (cezasını) acele verir.” (10)


DİPNOTLAR
(1) el-İsrâ, 17/23-24
(2) Müslim Sahîh, c. 8, s. 2
(3) el-Lokman, 31/14-15
(4) İmâm Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire, 1867, 14/64
(5) Buhârî, Sahîh, Edep, 2
(6) İmâm Mergınânî, el-Hidâye Şerhu Bidâyetü’l-Mübtedî, 2/46; Molla Hüsrev, Düreru’l-Hukkâm, 1/418
(7) Müslim Sahîh, c. 1, s. 63
(8) Tuhfetü’l-Ahvezî (Tirmizî şerhi), Matbatü’l-Fecâleti’l-Cedîde, Kahire, 1967, c. 6, s. 25
(9) Tuhfetü’l-Ahvezî, c. 6, s. 25)
(10) Feyzu’l-Kadir, Matbaa-i Mustafa Muhammed, Mısır, 1938, c. 1, s. 151

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

H I D I R E L L E Z

5/5/2009 · Kategori: Islami Genel Konular

Halis ECE

H I D I R E L L E Z

Hızır ve İlyas aleyhimesselâm



Miladi takvimle 6 Mayıs günü Hıdırellez’dir. Hızır günleri yani yaz mevsiminin başlangıcı sayılan 6 Mayıs günü, Rumî senede Nisan ayının yirmi üçüncü gününe rast gelir.

Bilindiği üzere Rumî takvimde yıl, Hızır ve Kasım (yaz ve kış) günleri olarak ikiye ayrılır. Mayıs ayının 6’sında Hızır ile yaz başlar, 186 gün sürer. Kasım ayının 8'ine kadar devam eder ve bundan sonra kış başlar. 179 gün sürer. Şubat'ın 29 çektiği artık yıllarda ise 180 gün olur.

Hıdırellez denmesinin sebebi; çeşitli dini kaynaklarda Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden bir velî veya peygamber olduğu bildirilen ve Kur'ân-ı Kerîm’de, "Kullarımızdan bir kul…" (1) diye anılan Hızır'ın (Hıdır) kurak bir yerde oturması ile o yerin yeşerip dalgalanmaya başladığı, hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Bu sebeple yaz başlangıcında ortalığın yeşermeğe başladığı güne yeşil mânâsına gelen Hıdır günü, yine bu günde Hıdır ile İlyâs'ın (aleyhimesselâm) buluştukları rivâyeti sebebiyle de Hıdırellez denmiştir.

Dinî kaynaklarımız, Hz. Hızır ve Hz. İlyâs'ın Allah Teâlâ’nın sevgili kullarından olduğunu haber vermekle beraber onlar adına mukaddes bir günün varlığını bildirmemektedir. Hıdırellez gününün İslâm’da dînî bir hüviyeti ve kudsiyeti yoktur. O bakımdan 6 Mayıs'ta dinimizin tasvip etmediği tarzda kutlamalarda bulunmak, eğlenmek haramdır. 

***

Bu kısa ansiklopedik bilgilerden sonra gelelim bu iki zatın durumlarına…


HIZIR VE İLYAS ALEYHİMESSELÂM KİMDİR VE NE HÂLDEDİRLER?

Hızır aleyhisselâm, peygamber olması kuvvetle muhtemel, ilim ve hikmet sahibi bir zâttır. Tasavvuf erbâbına ve hadis âlimlerine göre Hz. Hızır hayattadır, diridir. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) Fütuhât-ı Mekkiye’sinde Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna dair bilgiler verir. İbn Salâh ve İmam Nevevî gibi bazı zâtlar da Hızır aleyhisselâmın yaşadığı hakkında büyük âlimlerin görüş birliğinde olduklarını nakletmişler... Ve yeryüzünde âb-ı hayat’ın (hayat suyu) var olduğunu, ondan içenin kıyâmete kadar hayatta kalacağını, Hızır aleyhisselâmın da ondan içtiğini haber vermişlerdir.

***

Hızır (a.s.) bazı kimselere görünür, darda kalanlara yardım eder, hayırlı ve güzel yerlerde bulunur. Kimi Allah dostları, sıkıntılı anlarda, Hızır aleyhisselâmdan istimdat için zaman-zaman aşağıdaki beyti okumuşlardır.

Edrik Ebe'l-Abbas ennî münhasır
Seyyidî Belyâ’bni Melkâni'l-Hızır

(Lâ edrî)


Meali: Efendim Belyâ, Melkân'ın oğlu Hızır! Yetiş ey Ebu’l-Abbas, sıkıntıdayım, demektir.

Açıklama: "Belyâ" Hızır aleyhisselâmın adı, "Melkân" babasının adıdır. Künyesi de, "Ebu'l-Abbas"tır.

Tarîk-ı Nakşî Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Silistrevi (k.s.) hazretlerinin, ders arasında bazan, hem yukardaki beyti hem de şu beyti cezbeli bir tarzda okudukları, talebeleri tarafından nakledilmektedir...

Edrik Ebe'l-Kaasım, ennî münhasırun;
Seyyidî Muhammedü'bni Abdullâhi'bni 
Abdü'l-Muttalib, hüve'n-nûr.


***

Kur’ân-ı Kerim’de Hızır aleyhisselâmın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf sûresinin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ ile alâkalı kıssada, “Kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”(2) diye bahsedilen zâtın Hızır aleyhisselâm olduğu anlaşılmaktadır. Zira bizzat Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) gelen sahih hadislerde, bu şahsın Hızır aleyhisselâm olduğu açıkça belirtilmiştir.(3) 

***

Dilerseniz sözü fazla uzatmadan Hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.) hazretlerine bırakalım. Yazdıkları bir mektupta o şunları anlatıyor:

“Arkadaşların, Hızır’ın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm) ahvâlini sormalarının üzerinden belli bir zaman geçti. Ancak fakîr, lâyıkı veçhile onun ahvâline ıttılâı olmadığından (gerekli ve tatminkâr bir bilgiye sahip bulunmadığımdan) dolayı cevap vermekte tevakkuf ettim (durup bekledim).

“Bir gün sabah halakasında (zikir meclisinde), Hz. Hızır ve İlyas’ı (aleyhimesselâm), rûhânîler sûretinde hazır vaziyette gördüm. Hızır aleyhisselâm, rûhânî bir ilkâ (kalbime gelen bir hitâb) ile şöyle dedi:

– “Biz, ruhlar âlemindeyiz. Hak sübhânehû ve teâlâ hazretleri, ruhlarımıza öyle kâmil bir kudret verdi ki; biz, cisimlerin şekil ve sûretlerini alıp onlar gibi olabiliriz... Ve bizden de, bu sûret ve şekillerini aldığımız cisimlerden meydana gelen cismânî harekât ve sekenât yani duruş ve davranışlar, cesede ait ibâdet ve tâatler de aynen meydana gelir.’

“Bu esnâda ben,

– “Siz namazı İmam Şâfiî’nin
(rh.)
mezhebine göre kılıyorsunuz’ dedim.

“O da şöyle cevap verdi:

– “Biz şerîatlerle mükellef değiliz; lâkin kutb-i medâr’ın
(4) mühim işlerinin görülmesi bize bağlıdır, o da İmam Şâfiî mezhebi üzeredir, dolayısıyla biz de onun arkasında İmam Şâfiî’nin (rh.)
mezhebine göre namaz kılarız.’

“İşte o zaman anlaşıldı ki; onların ibâdet ve tâatlerine mükâfat terettüb etmez
(sevab yazılmaz, ecir ve mükâfat verilmez). Onların ibâdet ve tâatleri, tâat ehline muvâfakat (uygun olma)
ve ibâdetlerin sûretine riâyet içindir.

“Ve yine anlaşıldı ki; velâyet kemâlâtı Şâfiî fıkhına, nübüvvet kemâlâtı ise Hanefî fıkhına uygundur.


“İşte bu sırada, Hâce Muhammed Pârsâ’nın (k.s.), kendisinden naklen Fusûl-i Sitte’de zikrolunan, ‘İsa alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm yeryüzüne indikten sonra Ebû Hanîfe’nin (rh.) mezhebiyle amel eder’ sözünün hakikati de anlaşılmış oldu. (Mümkündür ki bu cümle, İsa aleyhisselâm ile İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihadlarının benzerliği dolayısiyle söylenmiştir. Yani Hz. İsa’nın ictihâdı, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin ictihâdına uygun olacak; ama onu taklid etmeyecektir. Zira onun şânı, ümmet ulemâsını taklid etmekten yana yücedir.) (5)

“Yine bu esnada, onlardan yardım istemek ve duâ taleb etmek hatırıma geldi. Hızır aleyhisselâm da,

– “Hak sübhânehû ve teâlânın inâyeti (lûtuf ve yardımı), bir şahsın hâlini şumûlüne alıyorsa (onu ihâta ediyor, kuşatıyorsa), ona biz karışamayız, tesir ve nüfûzumuz olmaz’ dedi.

“Âdeta onlar, kendilerini aradan çıkarmış gibiydiler.

“Hz. İlyas alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâma gelince; o bu esnada hiç konuşmadı.”(6) 

“Hazret-i Hâce Muhammed Pârsâ (k.s.), ‘Hızır’ın (alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) rûhâniyeti, ledünnî ilimlerin gelmesinde vâsıtadır’ dedi.

“Görünen o ki; bu söz, mâneviyat yolculuğundaki başlangıç ve orta hâllere nisbetle söylenmiştir. Zira açık keşfin şehâdet ettiği gibi, mühtehînin yani mânevî yolda başlangıç ve orta menzilleri aşmış olan sondakilerin muâmelesi/durumu bir başka şeydir. Bunun doğruluğunu, Şeyh Abdülkadir Geylânî’den (kaddesallâhü teâlâ sırrahû) yapılan bir nakil de kuvvetlendirmektedir. Bir gün o minbere çıkmış, ilimleri ve ma’rifetleri açıklıyordu. Bu esnada oradan Hızır aleyhisselâm geçmekteydi. Şeyh ona seslenerek şöyle dedi:

“Ey İsrâilî, gel de Muhammedî kelâmı dinle!’

“Şeyh’in bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır ki, Hızır (a.s.) Muhammedîler’den değil, geçmiş milletlerdendir. Hâl böyle olunca, o nasıl Muhammedîler’e vâsıta olabilir?”(7) 

***


Hızır aleyhisselâmla ilgili ilave bazı bilgiler


1. HZ MUSA VE HIZIR ALEYHİMESSELAM 

Kehf suresinde geçen ilm-i ledün dersini aldıktan sonra Musa aleyhisselam Hızır aleyhisselama, 

- “Bu ilmi sana Rabbim hangi amelin karşılığında verdi? Onu bana öğret de, ben de onunla amel ederek bu ilmi elde edeyim” dedi. Hızır (a.s.) da,

- “Allah için, mâsiyete sabr etmem sayesinde” diye cevap verdi. (Şuabü'l-İman)

***


2. ABULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ VE HIZIR ALEYHİSSELAM

Bu mübarek zat maddi ilimlere ait tahsilini Bağdat’ta bitirmiş ve Hızır (a.s.) ile manevi tahsile başlamıştı. Ve henüz 25 yaşında bir genç idi. Bir cuma günü namazdan önce Bağdat’ın en büyük camiinde murakabe halinde idi. Halk da sanki birileri tarafından o camiye sevkedilmekte idi. (Belki de manevi hocası Hızır aleyhisselâm onları o camiye yönlendiriyordu). Öyle ki cami hınca hınç dolmuş, Abdulkadir Geylani hazretleri murakabeye devam ediyordu.

İsterseniz devamını kendisinden dinliyelim: 

Hutbe’nin arkasında murakabe halinde idim. Ceddim Rasûlüllah teşrif ettiler ve buyurdular ki: 

- “Ey Abdulkadir! İlmini ikmâl eyledin ve insanları irşadın ne kadar büyük bir vazife olduğunu öğrendin. Peki neden bu köşede böyle boş ve sessiz oturuyorsun? Kalk kürsüye çık ve halkı doğru yola sevk et! Ve onları Allah’ın yoluna davet et!” 

Rasûlüllah (s.a.v.) böyle buyurduğu halde ben, bir türlü kürsüye çıkmaya va halkı irşad etmeye kendimde cesaret bulamıyordum. Dedim ki: 

- “Ya Rasûlellah! Daha çok gencim, acaba bu insanlar beni dinlerler mi?”

Rasûlüllah Efendimiz (s.av.), 

- “Sen davet ile memursun. Hidayeti ise Allah halk eder, tesirini o verir” buyurdu. Bunun üzerine ben yavaş yavaş kürsüye çıktım, fakat hayret! Söyliyecek tek kelime bulamadım. Ve artık inmeyi düşünyordum ki, Rasûlüllah (s.a.v.) tekrar teşrif etti, yanından Cihar-i Yari Güzün Efendilerimiz (r.anhüm) vardı. Ve bana, 

- “Ya Abdelkadir! Va’z et! Söyle, anlat!” buyurdu. Ben de,

-  “Ya Rasûlellah! Bir şey bilmiyorum ki” dedim, o zaman Rasûlüllah Efendimiz

- “Ağzını aç!” buyurdu. Ve beş defa ağzıma “Huuu” diye üfledi. Sonra sırasıyla Hz. Ebu Bekir dört defa, Hz. Ömer üç defa, Hz. Osman iki defa ve Hz. Ali de bir defa üfleyip, gittiler.

Ben de va’z etmeye başladım... Ama ne dediğimi, ne anlattığımı ben de bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa, beni dinleyen cemaattan birçok insan heyecandan bayılıyor, bazıları ise anlattıklarıma dayanamıyor, ölüyorlardı.
(Abdulkadir Geylani’nin Hayatı)

Demek ki, gerçek va’z ve irşad; ancak, başta Rasûlüllah Efendimiz olmak üzere O’un varisleri bulunan pîran’dan izinli olursa müessir oluyor. Yoksa boş! 

***


3. HIZIR (A.S.) KİMLERLE BULUŞUR?

Ali Darîri hazretleri, Hızır aleyhisselâmın dünyada bir kimseyi dost edinip, onun ziyaretine gelmesi için dört şart vardır, buyuruyor: 

1. O kimse, her halükârda Rasûlüllah’ın sünnetine uyan biri olacak. 

2. Kalbinde dünyaya karşı bir his ve ihtiras asla olmıyacak. 

3. Bütün Müslümanlar için temiz bir duyguya ve kalbe sahip olacak. 

4. Hile, haset, kin gibi duygular içinde asla olmıyacak.

Devamla buyurdular ki: Bu şartlar kendinde olmıyan insan, ibadetle melekleşse bile, yine Hızır (a.s.) ona uğramaz ve onunla arkadaşlık te’sis etmez. (8) 
 

***


4. HASTA ZİYARETİNDE OKUNACAK DUALAR 

Hızır aleyhisselâm bir veliye “Ağrıyan yere elini koyarak şu ayeti oku” buyuruyor: 

وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ

Meali: “Biz bu Kur’anı (hakkı tesbit için) hak olarak indirdik ve o, bütün hakikatleri (hak ve hikmeti) içinde toplayarak indi…” (9) 

es-Selâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ... Selâm, hidâyete uyanların üzerine olsun.


DİPNOTLAR
(1) el-Kehf, sûresi, 18/65
(2) el-Kehf sûresi, 18/65.
(3) Buhârî, Sahîh, İlim, 16, 44.
(4) "Kutb-i medâr"ın açıklaması için bkz. "Kutub kimdir, Kutb-i irşad kime denir?” başlıklı yazımız.
(5) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 2, 55.
(6) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 282.
(7) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 2, 55.
(8) Tabakatü’l-Kübra, C. 4, S. 1683.
(9) İsra suresi, 17/105; Tabakatü’l-Kübra, C. 1, S. 315.


Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

TOPRAK TENCERE GÖVECİ..

3/5/2009 · Kategori: Mutfakta neler var



MALZEMELER

1 kg kemikli   kuzu eti
1 kg kadar  göveçlik soğan
1 baş sarımsak
5-6 tane domates
bir miktar sıvı yağ
tuz
arzuya göre baharat kekik, kimyon, karabiber.

YAPILIŞI

Kemikli etimizi toprak tencereye güzelce koyar kavururuz
sonra göveçlik soğanlarımızı ilave eder bir miktar soteleriz. domatesini sarımsağanı koyar sotelemeye devam ederiz
1 su bardağı kadar sıcak suyunu  koyup  2  saat kadar çok kısık ateşte pişiririz
pişmesine yakın tuzunu ve baharatlarını koyar ocağı kapatırız..

AFİYET OLSUN...


Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

Patlican Karnı Yarık...

27/4/2009 · Kategori: Mutfakta neler var




MALZEMELER
1 kg patlican
yarım kg kıyma
3-4 tane soğan
1-2 yemek kaşığı hem domates hemde biber salçası
mevsiminde domates olursa oda güzel olur..
birkaç diş sarımsak

YAPILIŞI
patlicanlarımızı güzelce yıkar pijama gibi çizgili soyarız
sonra resimdeki gibi patlicanın büyüklüğüne göre
eşit parçalara ayırıız bir kaç yerinde bıçakla çizik atarak bol kızgın yağda kızartır tepsimize dizeriz...

ayrı bir tavada üzerine dökülecek malzemeyi hazır hele getiririz
önce soğanını ardından kıymasını güzelce soteleriz
sarımsanı salçasını ilave ederiz karabiberini kimyon kekiğini ilave eder..
patlicanların karnını bir bıçak yardımıyla açar içerisine hazırlamış olduğumuz kıymalı karışımı kaşık kaşık dökeriz  1 su bardağı sıcak su ilave  eder 200 derece kızdırılmış fırında 15-20 dakika pişiririz..
sıcak sıcak servis yaparız

NOT:arzuya göre üzerine ince ince önceden kıyılmış maydonozda serpebilirsiniz evde yoktu ben kullanmadım...AFİYET OLSUN..




Kalıcı Bağlantı Yorum (10) Yorum yaz!

İNSANI UÇURUMA GÖTÜREN SÖZLER

24/4/2009 · Kategori: Islami Genel Konular

Günlük hayatta çokca duyduğumuz, bazen de farkında olmadan kullandığımız, "insanı uçuruma götüren" aşağıda sayacağımız sözleri, her Müslüman'ın dikkatli bir şekilde hayatından çıkarması gerekir. Aksi takdirde imanı koruma davasında büyük kayıpları olacaktır...


"Allah C.c gelse, seni elimden alamaz!"
"Allah C.c benimi görüp duracak?"
"Burası Allah C.c'ın unuttuğu yer!"
"Burada Allah C.c'ın yeri yok!"
"Allah C.c deseydi yapmazdım!"
"Allah C.clık Ali Bey!"
"Allah C.c" baba!"
"Yukarıda Allah C.c var!"
"Allah C.c'a lazımmış ki öldü!"
"Cimrilerin Allah C.c'ı..."
"Kahrolsun şeriat!"
"Kader utansın!"
"Kahpe Felek!"
"Fala inanma, falsız da kalma"
"Azrail suratlı adam!"
"Nuh der peygamber demez!"
"Ne günah işledim ki tövbe edeyim?"
"Sünnetin yeri mi şimdi, o eskidenmiş!"
"Bir yudum alsan ne olur? Aslan sütü bu!"
"Seninle cennete bile girmem!"
"Yalansız iş mi var?", "Faiz yemeyen mi var?"
"Sen namazı boş ver, benim kalbime bak!"
"Onda iman ne gezer?"
"İmalat hatası!"
"Öküz aleyhisselam!"
"Kıyamet hacılarla hocaların yüzünden kopacak!"
"Tabiat yarattı!", "Doğanın mucizesi!"
"Ahirete gidip gelen mi var?"
"Kur'an çarpsın", "Allah C.c çarpsın", "Ekmek çarpsın"
"Allah C.c kahretsin!"
"Lanet olsun!"
"Beddua etmek"
İnanmayan birisi için "Allah C.c rahmet eylesin" demek
"Dinim, imanım gevredi"
"Allah C.c bana merhamet etme hususunda cimrilik etti"
"Allah C.c bana acımıyor"
"'ın işi kalmamışta bunu mu yapıyor?"
"Bana Allah C.c ve Kur'an yeter! Peygambere ne ihtiyaç var?"
Peygamberimizin sünnetlerinden veya hadislerinden birisini alaya alır bir tarzda "Çok dinledik bunları" demek
"Azrail, falan kişinin ruhunu almada yanlışlık yaptı"...


İnanan bir insan her konuda olduğu gibi imani meselelerde de ağzından çıkan sözlere dikkat etmeli, imana aykırı sözlerle dilini kirletmemelidir. Şayet umursamaz bir biçimde, dikkat etmeden sözün nereye vardığını, nasıl bir sonuç doğuracağını düşünmeden imana aykırı sözler söylerse,Allah C.c korusun imanını kaybedebilir. Böyle bir hataya düşmemek için akıllı dikkatli ve titiz davranırken, hatasının farkına varır varmaz da, hemen tedbirini almalı, bir an önce tövbe istiğfar etmeli, imanını yenilemeli, kelime-i şahadet getirerek taze bir imanla yeniden başlamalıdır.

Yüce Rabbim imanımızı korusun; yanlışlardan, hatalardan ve günahlardan muhafaza eylesin.

Mehmed PAKSU (İNSANI UÇURUMA GÖTÜREN SÖZLER)

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

Veee Bu Blogumda ki Ilk Mimim :)

21/4/2009 · Kategori: Etkinlikler

1) Yıl sonunda zengin olmak koşulu ile bir yıl boyunca her gece kabus görmek ister miydiniz ?

Cevap: inanın herşeyin hayırlısını isterim heleki madde için sağlığımdan olmak istemem çünkü kabus görmekten çok korkarım.. 

2) Kör olma ve sağır olmak arasında nasıl bir seçim yapardınız ?

Cevap:   RABBİM kimseyi ne gözünden nede işitme organından etmesin tabiki başa gelen çekiliyor RABBİMİN taktirine boyun eymekten başka çaremiz yok seçim yapamıyorum en güzeli tüm azalarımızın olması ve bizimde o azaların hakkını vermemiz..

3) Öleceğiniz anı bilmek ister miydiniz ?


Cevap:
bilmek istemezdim çünkü herşeyin bir düzeni var buda RABBİMİN dilemesinin bu yönde olması yani ecelin sır tutulması   onun taktirinin dışında bir şey istemezdim yukarda da dediğim gibi hayırlı bir yaşam hayırlı bir ölüm olsun isterim..

4) Bu gecenin son geceniz olacağını öğrenseniz birine söylemediklerinizden dolayı üzülür müydünüz ?

Cevap: Üzülürdüm    :(

5) Bir yıl boyunca her şeyin mükemmel olduğu ancak yıl sonunda o yılı unutacağınızı bile bile yaşanmasını ister miydiniz ?


Cevap: yaşam yer şeyiyle güzel unutulsa bile yaşamaya değer..


6) Eviniz yanıyor , aileniz ve siz kurtuldunuz son bir kez daha eve girme şansınız olsa neyi kurtarırdınız ?

Cevap: Icerde kalan canli hicbir varlik kalmadiysa eger o anki durumumuza gore acil onlem olarak gerekenleri alirdim, can kurtulmus Allah'a sukur, milletin icinde de rezil olmayalim dimi :) kardeşime katılıyorum

Sevgili arkadasim http://otuzaralik.blogspot.com/'in beni mimlemesi uzerine sorularimi bende seve seve yanitlamis bulunuyorum ve arkadasima yeniden tesekkur ediyorum.


Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

MUHALLEBİ LOKUMU

19/4/2009 · Kategori: Mutfakta neler var


Bu güzel tatlıyı komşum Hamide , komşu günüm için yapıp getirmişti .. ona burdanda ayrıca çok çok teşekkür ederim ellerine sağlık ..sağolsun canım komşum..

Bende resmini görüntüleyip tarifini sizler için aldım




MALZEMELER

3 su bardağından 2 parmak eksik soğuk süt

3 yemek kaşığı tepeleme un

3 yemek kaşığı toz şeker

1 pk vanilya

2 nohut büyüklüğünde damla sakızı ( isteğe bağlı)

1 poşet kremşanti,

1/2 su bardağı süt (krem şanti için)

2 adet muz ( isteğe bağlı)

Bolca hindistan cevizi



HAZIRLANIŞI

Sütün içine ; unu, toz şekeri ilave edip, orta ateş üzerinde sürekli çırparak oldukça koyu bir muhallebi olana dek pişirin. İndirmeye yakın damla sakızını ve vanilyayı ilave edin.25 - 40 cm arası dikdörtgen bir tepsinin üzerine bolca hindistan cevizi serpiştirin. Pişen muhallebinizi tepsinin her yerine eşit miktarda döküp, kaşık sırtı ile düzeltin.1/2 su bardağı soğuk süt ile hazırlamış olduğumuz krem şantiyi muhallebinin üzerine yayın.Tercihe bağlı olarak krem şantinizi kakaolu da hazırlayabilirsiniz.

Bu şekilde hazırlanan tepsiyi buzdolabına kaldırıp, 1 saat kadar bekletin.Dolaptan aldığınız muhallebinin üzerine iri kıyılmış fındık veya ceviz serpiştirip,resimde görüldüğü gibi küçük lokumlar halinde dilim dilim kesin

Bir bıçak yardımıyla parçaları köşesinden kaldırırsanız zaten hindistan cevizi nedeniyle tepsiye yapışmayan hamur rahatlıkla yerinden ayrılacaktır. Bu parçayı rulo yaparak,hindistan cevizi dolu tabağa alıp, çabuk hareketlerle birkaç kere döndürdükten sonra kağıt muffin (küçük kek) kalıplarına yerleştirerek servise hazırlayabilirsiniz.

Afiyet olsun....


Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

İki Cihan Güneşi Efendimiz'in (s.a.v.) Doğum Yıldönümü

16/4/2009 · Kategori: GUL KOKULU PEYGAMBERIM

Halis ECE

İki Cihan Güneşi Efendimiz'in (s.a.v.) Doğum Yıldönümü 


“Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve Hıristiyanlar) onu (o kitaplarda anlatılan Peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler.”(1) “Hani Meryemoğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim; benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici (doğrulayıcı / onaylayıcı) ve benden sonra gelecek AHMED adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Sonra onlara (o Peygamber) mûcizelerle gelince, ‘Bu apaçık büyüdür’ dediler (inanmayıp inkâr ettiler).(2) 


Bu kutlu doğum yıldönümü vesilesiyle yazımızda, “velâdet”ten bahsedip hem O’nunla ilgili bilgilerimizi tazelemiş olmayı hem de O’nun feyziyle bereketlenmeyi arzu ettik.

Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) doğumuyla alakalı hususlara geçmeden önce önemli bir kaç noktayı açıklamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. 

* * *

RESÛLÜLLAH EFENDİMİZİN (S.A.V.) NESEBİ 

1. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) baba tarafından şeceresi (soy kütüğü) üç bölümde incelenmektedir. Birinci bölüm, siyercilerin ve soy bilimcilerinin üzerinde ittifak ettikleri bölümdür. Bu da 20. dedesi Adnan’a kadar olan silsiledir. İkinci bölüm, bazılarının kabul ettiği bazılarının ise üzerinde görüş bildirmemeyi tercih ettikleri bölümdür. Bu, Adnan’dan Hz. İsmail’e kadar uzanan silsiledir. Üçüncü bölüm ise, içinde doğru olmayan bilgilerin de varolduğunu kabul ettiğimiz bölümdür. Bu da Hz. Ibrahim’den Hz. Adem’e kadar olan silsiledir.(3)

2. Anne tarafından soyu: Peygamber Efendimizin annesi Hz. Âmine’dir. O, Zühre oğulları kabilesinin reisi Vehb’in kızıdır. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşir.

3. Resûlüllah’ın (s.a.v.) Babaannesi Fatıma’dır. O da Amr’ın kızıdır. Amr, Âiz’in oğlu, o İmran’ın oğlu, o Mahzum’un oğlu, o Yekaza’nın oğlu, o Mürre’nin oğludur. Burada baba tarafından dedeleri ile birleşiyor.(4)

4. Resûlüllah’ın (s.a.v.) muhterem validelerinin annesi Berre’dir. O da Abdüluzza’nın kızıdır. Abdüluzza Osman’nın oğlu, o Abdüddar’ın oğlu, o Kusayy’ın oğludur. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşmektedir.(5)

5. Resûlüllah’ın (s.a.v) Medine’deki Neccaroğullarıyla yakınlığı... Bu durumu Hindistanlı alim Safiyyurrahman el-Mübarekforî şöyle anlatıyor: Abdullah’ın dedesi Haşim, ticaret için Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Medine’ye geldiğinde, Neccar oğlu Adiy’nın neslinden Amr’ın kızı Selma ile evlendi ve yanında bir müddet kaldı. Bu arada Selma Abdulmuttalib’e gebe kaldı. Sonra Şam’a doğru yola çıktı, Filistin toprakları içinde bulunan Gazze’de vefat etti. Hanımı Selma Miladi 497 senesinde Abdulmuttalib’i dünyaya getirdi ve ona Şeybe adını verdi.(6)

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, Neccaroğulları Resûllülahın Efendimizin babasının değil de dedesi Abdulmuttalib’in dayılarıdır.

Siyer kitaplarının çok daha detayına indiği, bizim ise fazla uzamaması için özetlemeye çalıştığımız bu açıklamada vardığımız sonuç şudur:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hem baba hem de anne tarafından soylu aileden ve de meşru evlilik yoluyla gelmiştir. “Ben Âdem’den, babam ve annem beni dünyaya getirinceye kadar hep nikah yoluyla çıkageldim, zina yoluyla gelmedim. Cahiliyye döneminin evlilik dışı beraberlikteliğinden (zinadan) hiçbir şey bana bulaşmamıştır”(7) hadisi şerifi ile İmam Müslim’in Vâsile b. el-Eska’dan rivayet ettiği: “Allah İsmail’in (a.s.) neslinden Kinane’yi, Kinane’nin neslinden Kureyşi, Kureyş’in neslinden Haşimoğullarını seçti. Haşimoğulları ailesinden de beni seçti”(8) hadisi, yukarıdaki görüşü yeteri kadar kuvvetlendirmektedir. 

* * *

M E V L İ D

Mevlid”(9) veya “veladet” diye ifade edilen Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğum hadisesi, insanlık tarihinde meydana gelen olayların en önemlilerinden birisidir.

İnsanlar genellikle belli bir konuma geldikten sonraki yönleri ile bilinirler. Önceki dönemleri, özellikle doğum ve doğum sonrasına tekabul eden yönleri pek bilinmez. Fakat Fahr-i Kâinat Efendimizinki farklıdır... Ana rahmine inişinden doğumuna, çocukluğundan gençliğine, Peygamberliğinden vefatına kadar hayatının her safhası en ince ayrıntılarına kadar tesbit edilmiştir.

Nüfus kayıtlarının tutulduğu dönemlerde hatta yakın tarihimizde bile bir kısım insanların doğum tarihleri ve nesepleri tartışılırken, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şeceresi (soy kütüğü)’nin, yukarıda belirttiğimiz biçimde Hz. Âdem’e kadar uzanması, gerek inanan taraftarlarının gerekse inanmayan muhaliflerinin/karşıtlarının, onunla yakından ilgilendiklerinin açık örneğidir. Her kelimenin/kavramın altında başka anlamlar arayan misyonerlerin ve oryantalistlerin bu konuyu didik didik etmeleri, bunun önemini bir kere daha kuvvetlendirmektedir.

Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Fil Senesi(10)nde ve Fil Hâdisesinden 52 gün sonra, İran Kisrası (Kralı) Nuşirevan’ın krallığının 40. yılında, Rebiulevvel ayında bir pazartesi gecesi sabaha karşı dünyaya geldiği hususunda hemen hemen bütün siyerciler ve tarihçiler ittifak etmişlerdir. O pazartesi gecesinin de, 12 Rebiulevvel olduğu, İbn Hişam’ın rivayetinde ifade edilmiştir.(11) Bu tarih, Büyük Alim Muhammed Süleyman el-Mansurforî ile astronomi alimi Mahmut Paşa’nın tesbitine (ve bizim de hesaplarımıza) göre 20 nisan 571 tarihine tekabül etmektedir.

Bu tarih birçok ilim ehli tarafından esas alınmış olmakla birlikte, bazı siyerciler de bunun dokuz Rebiulevvele rastladığını söylemişlerdir. Ancak 9 Rebiulevvel Cumartesi’ye denk gelmektedir. Bunun da bilinmesi gerekir.

İbn Sa‘d Resûlüllah Efendimizin annesinin şöyle dediğini nakleder:

“Onu dünyaya getirdiğimde benden bir nur çıktı ve Şam''''daki sarayları aydınlattı”

Ahmed b.Hambel de İrbad b. Sariye’den buna yakın bir rivayette bulunmuştur.

İmam Beyhaki, Peygamberlik işaretlerinden sayılan bazı olayların doğum esnasında meydana geldiğini nakleder. Bu cümleden olarak Kisra (İran Kralı)’nın sarayının 14 kulesi düştü, Mecüsilerin (ateşe tapanların) tapmakta oldukları (yıllardır sönmeden yanan) ateş söndü, Sâve gölünün önce suyu çekildi sonra çevresindeki kiliseler yıkıldı.(12) 

***

DEDESİNE MÜJDE EDİLMESİ

Annesi Hz. Âmine Resulullah Efendimizi (s.a.v.) dünyaya getirince, Dedesi Abdulmuttalib’e, bir torunu doğduğunu müjdelemek üzere haberci gönderdi. Abdulmuttalib sevinerek geldi ve torununu alarak Ka‘be’ye girdi, orada Allah’a (c.c.) dua etti, şükürde bulundu. Sonra da bir ziyafet tertip ederek Kureyş’in ileri gelenlerini davet etti. Misafirlerine torununun doğumunu haber virip ona, (çokça medhedilmiş, övülmüş anlamına gelen) “Muhammed” ismini koyduğunu açıkladı. Bu mübarek isim, o güne kadar Araplarca pek bilinmeyen, pek kullanılmayan bir isimdi.(13) Abdulmuttalib’in soyundan da hiçbir kimseye verilmiş değildi. Bu ismi tercih edişininin sebebi kendisine sorulduğunda, “Onu gökte meleğin, yerde beşerin çok öveceğini umuyorum. Bu sebeple ona bu adı koydum” cevabını vermiştir

* * *

ONU İLK EMZİREN SÜT ANNE

Tabii ki onu ilkönce (üç veya yedi gün) kendi annesi emzirmişti… Arkasından, Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Mesruh isimli oğlunun sütünden onu emzirdi. O, daha evvel Hz. Hamza’yı da emzirmişti. Sonra da Mahzum kabilesinden Ebu’l-Esed’in oğlu Ebu Seleme’yi emzirdi. Böylece amcası Hz. Hamza ve Ebu Seleme ile sütkardeş oldular.(14) 

* * * 

RESÛLLÜLLAH (S.A.V.) SÜTANNEDE

Şehirli Arap geleneğine göre, çocukları, şehirlerde yakalanabilecekleri hastalıklardan uzak tutmak, vücutlarını geliştirmek, sinirlerini yatkın/sağlam kılmak, daha beşikte iken Arapçayı iyi öğrenmelerini sağlamak için onlara (şehir dışından) süt anne araştırırlardı. Abdulmuttalib de torunu için bir süt anne araştırdı. Sa‘d oğullarından Ebu Züeyb’in kızı, yine aynı kabileden Abduluzza’nın oğlu, Ebu Kebeşe lakaplı Haris’in(15) hanımı Hz. Halime’ye emzirmek üzere onu teslim etti. Resûllülah’ın (s.a.v.) oradaki süt kardeşleri, Haris’in oğlu Abdullah ile kızları Enîse ve Huzâfe’dir. (Bunun lakabı Şeyma’dır, lakabıyla meşhurdur.) Ayrıca aynı kabilede bir süt evlatlık olarak bulunan Hz. Hamza’nın süt annesi de Resullullah’ı bir gün emzirdi, böylece Hz. Hamza ile oradan da süt kardeşi oldu.(16)

Hz. Halime Resûllüllah’ı (s.a.v.) kabul edişini anlatırken; ellerinde hiçbir şey bırakmayan bir kıtlık senesinde, kocası ve emzirmekte olduğu küçük bir oğlu ile birlikte, süt evlatlığı almaya giden Beni Sa‘d oğullarından bir grup kadının arasına katılıp kumral bir merkebe binerek memleketinden çıktığını söylüyor. Ve devamla diyor ki; yanımızda bir de keçimiz vardı. Vallahi bir damla süt vermiyordu. Açlıktan ağlayan çocuğumuzun yüzünden bir tek gece dahi uyuyamadık. Ne göğsümde onu susturacak süt vardı, ne de keçimizde ona gıda olacak bir şey... Bir taraftan yağmur bekliyor, bir taraftan da bu sıkıntının gitmesini umuyorduk. Bindiğim merkebin hem zayıf hem de arık (yorgun) olması yüzünden kafileyi de yolda bıraktık (geciktirdik). Ta ki Mekke’ye geldik ve süt evlat aramaya başladık.Grubumuzdaki kadınların hepsine istisnasız olarak Resûlüllah (s.a.v.) teklif edildi; ancak yetim olduğu söylenince, hiç kimse kabul etmedi. Çünkü biz, emzirmek için aldığımız çocuğun babasından birşeyler bekliyorduk. Yetim! Annesi ve dedesi ne yapabilir ki?! diyorduk. İşte bundan dolayı almak istemiyorduk.

Benimle gelenlerden, benden başka çocuk almayan kalmadı. Geri dönmeye karar verince eşime dedim ki: 

- Vallahi arkadaşlarım arasında,çocuk almadan dönen birisi olmak istemiyorum.Vallahi o yetime gideceğim ve onu alacağım.

- Bunu yapmanda bir sakınca yoktur; olur ki Allah (c.c.), bunda bizim için bereket yaratır (verir) dedi . Gittim aldım ama, buna beni sevkeden sadece başkasını bulamayışımdı, dedi.(17) 

* * *

HZ. HALİME VE GÖRDÜKLERİ

Hz. Halime şöyle anlatıyor: 

Onu alınca kafileye döndüm; kucağıma oturttuğumda göğsüme, onun istediği kadar süt geldi. Öyle ki, o emdi doydu, kardeşi de doyasıya emdi, sonra da uyudular... Bundan önce çocuğumuz da biz de uyuyamıyorduk. Eşim kalktı, memesi kurumuş olan keçimize gitti; onun da memesi dolmuştu. İçeceği kadar sağdı, ben de onunla birlikte içtim. Öyle ki ikimiz de doyduk. En hayırlı gecemizi geçirdik. Sabahleyin eşim, “Anlıyorsun değil mi ey Halime! Vallahi hayırlı bir çocuk aldın” dedi. Ben de, “Vallahi aynısını umuyorum” dedim.

Sonra merkebime binerek yola çıktık, onu da yanıma aldım. Vallahi onların bineklerinden hiç birinin gidemediği mesafeyi biz kat‘ediyorduk. Öyle ki arkadaşlarım, “Ey Ebu Zueyb’in kızı, yazık! Bize acı, gelirken bindiğin merkebin değil mi bu?” diyorlardı. “Evet, ta kendisi” diyordum. “Vallahi bunda bir şey var” diyorlardı. Sonra Benî Sa‘d oğulları yurdundaki evlerimize geldik. Allah’ın arzında, bizim yerlerimizden daha kurak olanı bilmem var mı idi. Hiç kimse bir damla süt sağamazken, hayvanının memesinde bir damla süt bulamazken, O evimize geldikten sonra bizim sürümüz karınları tok, memeleri süt dolu olarak dönüyorlardı. Hatta halkımızdan çevremizde bulunanlar çobanlarına, “Size yazıklar olsun, Ebu Zueyb’in kızının çobanı koyunlarını otlattığı yerde siz de koyunları yayın” diyorlardı. Çünkü onların koyunları aç dönüyorlar, bir damla süt vermiyorlardı. Benim ise koyunlarımın karınları tok, memeleri dolu olarak dönüyordu.

İki senesi dolup sütten kesinceye kadar, Allah’tan daima fazlasını ve hayrını görüyorduk. Öyle bir büyüyordu ki, diğer çocuklara hiç benzemiyordu. İki yaşına geldiğinde, zıplayıp koşan bir çocuk olmuştu. Onu annesine götürdük; ama kendisinde gördüğümüz bereketten dolayı, tekrar bize iade etmesini çok istiyorduk. Annesiyle konuştuk; “Yavrumu, kuvvetleninceye kadar bana bırak ne olur, Mekke’nin vebasının (ölümcül hastalığının) ona da bulaşmasından korkuyorum” dedim ve ısrar ettim, o da bize onu iade etti .(18) 

* * *

ŞAKK-I SADR (GÖĞSÜN YARILMASI) HADİSESİ

İmam Müslim Hz. Enes’den (r.a.) şöyle rivayet etti: Resûlüllah (s.a.v.) çocuklarla oynarken Cebrail (a.s.) geldi, onu aldı yere yatırdı ve kalbinin bulunduğu kısmı yardı, kalbini çıkarttı, kalbinden de (pıhtılaşmış) bir kan parçası çıkarttı ve dedi ki: Bu şeytanın sendeki payı idi. Sonra altın tastaki zemzem ile yıkadı, kapattı ve yerine iade etti. Çocuklar, süt annesine koştular ve Muhammed öldürüldü dediler. Yanına gittiklerinde yüzünün rengi morarmıştı.(19)

Bu olay İbn Hişam’a göre üç yaşındayken, bazılarına göre ise dört veya beş yaşlarında iken olmuştur.(20) 

* * *

ŞEFKATLİ ANNESİNE İADE

Bu vak‘adan sonra Hz. Halime korktu ve onu annesine iade etti:

Hz. Amine, ölmüş kocasının hatırasını yerine getirmek için, Medine’deki (o zamanki adı Yesrib) kabrini ziyaret etmeyi düşündü ve 500 km.’lik mesafeyi katetmek üzere yola çıktı, yanında yetim oğlu Muhammed (s.a.v.) ve hizmetcisi Ümmü Eymen, bir de vasîsi Abdulmuttalib vardı. Medine’de (Yesrib’de) bir ay kaldı sonra oradan ayrıldı. Dönerken daha yolun başında ona hastalık yetişti ve gittikçe de kendini gösterdi, Mekke ile Medine arasında Ebva’da(21) vefat etti. Dedesi Abdulmuttalib onu Mekke’ye götürdü. Yetim torununa şefkati gittikçe artıyordu. Evlatlarından hiçbiri için olmadığı ölçüde torununa acıyor, onu hiç yalnız bırakmıyordu, aksine onu kendi öz evlatlarına tercih ediyordu. Ancak 8 yaşına geldiğinde dedesini de kaybetti.(22)

Doğumundan, dedesi Abdulmuttalib’in ölümüne kadarki merhale/süreç içerisinde, geleceğin bu büyük insanının başından geçen olaylara işaret etmiştik. Resûllüllah’ın (s.a.v.) hayatının akışını derinlemesine etkileyecek bu olayları bir kerre daha sıralayalım. Annesinin karnında iken babasının ölmesi ve yetim olarak dünyaya gelmesi,annesinin götürmesiyle ancak babasının kabrini tanımış olması, Medinede bulunan babasının kabrini ziyaretten dönerken yolda annesinin vefatı ve daha sonra da dedesi Abdulmuttalib’in vefatı...

İşte bunlar, küçük bir çocuğa nisbetle önemli olaylardır ve onun ruhunda önemli izler bırakmıştır. Muhammed’den (s.a.v.) başka herhangi bir çocuğun başına bu olaylar gelse idi, hadiseler onun ruhunu parçalar, bütün emellerini boşa çıkarırdı. Böyle bir çocuğun yaşadığı farzedilse bile hayatın karanlıklarında, yaşar gibi bir hayat sürdürebilirdi. Fakat, ileride enbiyanın ve bütün insanlığın seyyidi olan, bu çocuk yaştaki Muhammed (s.a.v.) birbirini takip eden bu olaylardan, en büyük ve en tehlikeli olaylara tahammül etmeye hazırlanmış, bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildiğinde, herkesi kuşatacak güçlü bir şefkatle çıkmıştır.(23) 

* * *

TEVRAT VE İNCİL’DE MUHAMMED (S.A.V.)

Bugünkü mevcut Tevrat ve İncil’den çıkarılmış olsa da Resûllüllah (s.a.v.), yaratılışından ahlak özelliklerine varıncaya kadar bir çok sıfatlarıyla, semâvî kitaplarda anlatılmış, haber verilmiştir. Bunun içindir ki, daha çocuk yaşta iken, Bahira O’nu tanımıştır. Medine’ye hicret ettiğinde, Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi Tevrat’ı okuyanlar arasında mutaassıp olmayanlar onu görünce derhal teşhis edip iman etmişlerdir.

İmam Buhari, Ata b.Yesar’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.) ile karşılaştım ve dedim ki; Resûlüllah’ın (s.a.v.) Tevrat’ta yazılı olan sıfatlarını (özelliklerini) bana anlat. Peki, dedi ve devam etti: Vallahi o, Kur’an’daki sıfatlarının bir kısmının aynıyla Tevrat’ta da anlatılıp tanıtılmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:

“Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlerin sığınacağı bir koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve resûlümsün. Sana ‘MÜTEVEKKİL’(24) adını verdim.”

“O kaba ve katı birisi değildir. Sokaklarda lakırdı eden birisi de değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz; lakin affeder ve bağışlar. Sapan (eğri giden) bir milleti; ‘LÂİLÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur)’ dedirterek doğrultuncaya kadar, Allah onun ruhunu almayacaktır. Onunla kör gözleri, sağır kulakları ve kılıflı (mühürlü) kalpleri açacaktır.”(25) 

* * *

RAHİB BAHİRA İLE GÖRÜŞMESİ

Dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra amcası Ebu Talib’in himayesine geçen Muhammed (s.a.v.) 12 yaşlarına geldiğinde, amcası, ticaret kafilesinin başında Şam’a gitmeye hazırlanınca O da beraber olma isteğini ifade etmişti. Kendisine karşı son derece şefkatli davranan amcası bu isteğini geri çevirmedi ve onu yanına alarak Şam seferine başladı. Şimdiki adıyla “Eski Şam”denilen Busra’ya geldiklerinde, Rahib Bahira, beyaz bir bulutun gölgelediği kafileyi uzaktan takip ediyor ve kendi kendine “bu kafilede önemli bir kişi var”diyordu.

Bunu yakından görüp teşhis edebilmek için bir sofra hazırladı ve istisnasız herkesi davet etti. Küçük olduğu için, Resullullah’ı (s.a.v.) eşyalarının yanında bırakarak, hepsi bu davete icabet ettiler. Bahira, aradığı özellikteki kişiyi aralarında göremeyince, “Gelmeyen var mı?” diye sordu. Bir çocuktan başka herkesin geldiği cevabını alınca, onun da getirilmesini istedi ve getirildi.

Yemek boyunca Muhammed’i (s.a.v.) her yönüyle süzen, araştıran, hatta kalkıp yanına giderek omuzunu açıp Peygamberlik mührü(26)ne bakan Rahip Bahira, yemek sonrası kendisine bazı sorular sordu; ondan da, açık ve net cevaplar aldı. Daha sonra Ebu Talib’e dönerek,

“Bu senin neyin?” diye sordu.

“Oğlumdur” cevabını alınca,

“Yalan söylüyorsun, oğlun olamaz!” dedi. Ebu Talib,

“Doğru, yeğenimdir” deyince,

“Şimdi doğru!” dedi ve ekledi: “Bu önemli bir kişi olacaktır. Buradan geriye dön. Şam’a gidersen oradaki mutaasıp Yahudiler bunu teşhis ederler ve suikastte bulunurlar” dedi.

Bunun üzerine Ebu Talib alış-verişini orada yaptı ve Mekke’ye döndü.(27)

Resullullah’ın (s.a.v.) 12 yaşlarında iken bir yemekte ve sadece bir kerre Hıristiyan rahibi Bahira ile görüşmesini, başta Hıristiyan dünyası olmak üzere Ehl-i Kitap istismar etmektedirler. İddiaya göre bu bir seferlik görüşmede, Bahira’dan öğrendiklerini geliştirerek yeni bir din kurmuş ve Kur’anı Kerim’i yazmış.

Bu iddia ne mantık açısından ne de ilim açısından doğrudur. Bir defa bu görüşmede bulunanlardan hiç biri, Bahira’nın orada ders verdiğinden veya dini telkinde bulunduğundan tek kelime bile söz etmemişlerdir. Resûllüllah (s.a.v.) dahil hiç kimse, bu konuda ona soru sormamıştır. Sadece o Resûllüllaha soru sormuş, aldığı cevaplardan sonra da, onun beklenen Peygamber olduğunu söylemiştir.

Hatta İbn Hişam’ın naklettiğine göre(28) Bahira’nın,

“Ey genç Lat ve Uzza hakkı için, soracağım sorulara cevap vereceksin” diyerek söze başlaması üzerine Resûlüllah (s.a.v.),

“Lat ve Uzza adına bana hiç birşey sorma! Vallahi bu ikisine buğzettiğim kadar hiç birşeye buğzetmedim” demiştir. Bu defa Bahira,

“Öyle ise Allah adına sorularıma cevap ver” demiş, O da,

“Şimdi ne istersen sor” karşılığını vermiştir.

İşte Hıristiyan din âliminin, bir müşrik gibi Lat ve Uzza’ya yemin etmekle düştüğü çelişki karşısında, Resûllüllah (s.a.v.) tarafından uyarılması da yukarıdaki iddianın külliyen/tamamen yersiz olduğunun açık isbatıdır.

Resullullah’ı (s.a.v.) Bahira’nın teşhis etmesi, Suriye’deki mutaassıp Yahudilerin de teşhis edilebileceğini söylemesi, Kur’an-ı Kerim’deki ifadeye uygundur. Zira Kur’an-ı Kerim’de “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitapta anlatılan Peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler”(29) buyurulması, Ehl-i kitabın Resûlüllah (s.a.v.) hakkında detaylı bilgiye sahip olduklarını göstermektedir. 

* * *

KUR’ÂN-I KERİM’DE RESÛLLÜLLAH (S.A.V.)

Resûllüllah (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’de bütün yönleriyle anlatılmaktadır. Biz bu yazımızda onun doğumu ekseninde bilinmesi gerekenlerden bir kısmını zikretmeyi uygun görüyoruz.

1. “Hani Meryemoğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici (doğrulayıcı/onaylayıcı) ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Sonra onlara (o Peygamber) mûcizelerle gelince, ‘Bu apaçık büyüdür’ dediler (inanmayıp inkâr ettiler).”(30)

2. “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (ismini) yazılı buldukları o ümmi Nebi ve Resûle uyarlar. O (Peygamber) onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarındaki ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. İşte ona iman edenler, ona saygı göstereler, ona yardım edenler ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, kurtuluşa erenler onlardır.”(31)

Ayeti kerîmede geçen Ümmî kelimesi okuma yazması olmayan demektir. Kur’an-ı Kerim’in bir başka ayetinde; Peygamber’in (s.a.v.) daha evvel hiçbir kitap okumadığı ve sağ eliyle hiçbir kitabı yazmadığı ifade edilmektedir.(32) Bu durumdaki bir insanın, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın hem dünya işlerini hem de ahiret işlerini düzene koyan bir kitabı tebliğ etmesi ayrı bir mucizedir.

3. “(Resûlüm) de ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın bir Peygamberiyim! O Allah ki, göklerin ve yerin sahibidir. Ondan başka hiç bir ilah yoktur. O diriltir (yaşatır) ve öldürür. Öyle ise gelin Allah’a iman edin; Allah’a ve onun sözlerine inanan, Ümmî Nebi olan Resûlü’ne de inanıp ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”(33)

4. “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hem Allah’ın izniyle bir davetci, hem de nur saçan bir kandil olarak... Mü’minlere müjdele! Kendilerine Allah’tan büyük bir mükafat vardır. Kafirlere ve münafıklara boyun eğme... Onların eziyetlerine (şimdilik) aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.”(34)

5. “Hani Allah peygamberlerden, ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdimizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah, ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.”(35)

Bu ayeti kerîmenin tefsirinde, Abdullah b. Abbas (r.anhüma) şöyle dedi: Allah (c.c) gönderdiği bütün peygamberlerden söz aldı ki, onların herhangi birisi hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderildiği takdirde ona tabi olacaktır. Ayrıca ümmetlerinden söz alması için de onlardan söz aldı ki, ümmetleri de hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderilirse ona tâbi olup yardım edeceklerdir.(36)

6. “Andolsun! Size, kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız/zahmet çekmeniz ona çok ağır gelir, onu üzer. Çünkü o, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli (ve) çok merhametlidir.”(37) 

* * *

KENDİ DİLİNDEN RESÛLÜLLAH (S.A.V.)

1. Resûllüllah’ın (s.a.v.) soranlara kendini tanıtma sadedinde şöyle buyurduğunu, Cübeyir b. Mut‘im babasından nakletmiştir: “Benim birkaç ismim vardır. Ben MUHAMMED(38)im, ben AHMED(39)im, ben Allah’ın, kedisiyle küfrü silip yok edeceği MÂHÎ’yim, ben insanların önünde toplanacağı HÂŞİR’im, ben kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyecek olan ÂKIB’im.”(40)

2. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Reûllüllah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten her kim, ister Yahudi olsun ister Hıristiyan, beni işittiği halde benim getirdiğime iman etmeden ölürse o, ateş ashabından (cehennem halkından) olur.”(41)

3. Hadîs-i kudsîde şöyle buyurulmuştur: “Şayet sen olmasaydın, cenneti yaratmazdım. Eğer sen olmasaydın, cehennemi yaratmazdım.”(42) Keza bir başka hadîs-i kudside de, “Yâ Muhammed! Ben ve sen varız. Senden başkasını senin için yarattım” buyurulmuştur. Bunun üzerine Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) de, şu münacatı yapmıştır: “Allah’ım! Sen varsın, ben yokum. Senin gayrını zatın için bıraktım.”(43) Hepimizin çok çok iyi bildiği âyet-i kerimede ise, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (44) buyurulmuştur. Hal böyle olunca, bugün bu dünyada onun büyüklüğü nasıl anlaşılabilir?.. Onun üstün kadri ve kıymeti nasıl

Kalıcı Bağlantı Yorum (10) Yorum yaz!

KOLAY ŞÖVBİYE..

14/4/2009 · Kategori: Etkinlikler

40. PORSELEN DEMLİK ÇAY SAATİ ETKİNLİĞİNİN EV SAHİBİLİĞİNİ YAPAN
ARKADAŞIM 
http://missgibi.blogcu.com/ YA TAKDİM EDİYORUM






MALZEMELER

8 yaprak milföy hamuru

1 su bardağı süt

2 yemek kaşığı tepeleme irmik

 

ŞURUBU İÇİN

3 su bardağı şeker

2 su bardağı su

 

YAPILIŞI

İlk önce şerbetini yapıyoruz 3 su barda şekeri 2 su barda suda bir taşım kaynatıyoruz..

Ve bunu soğumaya bırakıyoruz

 Ayrı bir yerde 1 su barda süt ile 2 yemek kaşığı irmiğimizi muhallebi yapar gibi pişiriyoruz

İçine şeker koymuyoruz..

 

Ve kare olan MİLFÖY hamurumuzu dörde bölüyoruz elimizde 4 tane kare olacak

Her parçanın içine bir tatlı kaşığı muhallebi kıvamındaki irmiğimizden koyup muska gibi kapatıyoruz aynı bu şekilde öbür parçaalrıda yapıp tepsimize diziyoruz

Önceden ısıtılmış 170  derece fırında pişiriyoruz fırından çıktıktan sonra malzememiz sıcak şerbeti soğuk olarak pişen tatlımıza döküyoruz şerbeti içine çektikten sonra servis yapıyoruz…..

 İkram ettiğim misafilerim tatlımı çok beyendiler hatta SÜTLÜ  NURİYEYE benzemiş dediler …sütlüsüde güzel olur heralde denemek lazım…..

 

BUYURUN AFİYET OLSUN...

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »