HAK YOLCUSU...

Bütün Dünya Benim olsa Gamım Bitmez Nedendir bu... Taa Ezelden Beri Gam Turabla Yoğrulmuş Bedendir bu... Gelen Gider Giden Gelmez iki Kapılı Handır bu... Sakın insafı Terk etme Makamı imtihandır bu.Y.S.S.HAN..

KADINLIK DURUMUNU dişiliğe indirgeyip insan olarak, eş olarak ve Anne olarak kadını âdeta yok sayan çağdaş uygarlığın eşine az rastlanır bir pişkinlikle İslâmı sürekli kadını ikinci sınıfa iten din olarak itham altında tutması, yaşadığımız çağın en yaman çelişkileri arasındadır.

Gelin görün ki, bu çelişki zihinlerdeki hükmünü ve söylem olarak iktidarını koruyor.

Ve bu yüzden, yaşadığımız çağda ehl-i imanın en ziyade üzerinde durduğu konulardan birini, İslâmın kadına verdiği değer oluşturuyor.

 Cahiliye döneminin kadınlar açısından arzettiği trajik şartlardan İslâmın kadınlara getirdiği haklara uzanan bir çizgide, İslâmın kadına verdiği değer sıklıkla vurgulanıyor.

Elbette, âlemler Rabbinin Ezelî Kelâmı olarak Kurânı insanlığa tebliğ eden ve onun hayatlarımıza nasıl taşınacağını hayatıyla ve sözleriyle açıklayan Hz. Peygamberin ilgili hadislerini de bilhassa zikrederek!

Nitekim, "Cennet annelerin ayakları altındadır" mealindeki o güzelim hadisi hepimiz işte bu yüzden ezbere biliyoruz.

Ne var ki, böylesi hadislerle süslenmiş bir İslâmın kadına verdiği değer söylemi, yine de, gerek Batının, gerek dünyanın her tarafındaki Batılılaşmış zihinlerin İslâmla, özelde İslâmda kadınla ilgili önyargılarını kırmıyor, kıramıyor.

 

Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Rabbin ondan  başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretmiştir. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara öf bile deme; onları azarlama onlara güzel söz söyle; onlara rahmet ve şefkat dolu tevazu kanadını ger. Onlara alçak gönüllü ve şefkatli davran ve onlar hakkında dua edip şöyle de: Ey Rabbim, bunlar küçükken beni nasıl yetiştirip büyüttülerse, sen de onlara merhamet et, acı." (İsra Suresi, ayet 23-24)


 
 Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek karnında taşımıştır. Onun (memeden) ayrılmasıda iki yıl içinde olmuştur onun için biz insana bana ve ana baba şükret dönüş banadır diye öğüt verdik." (Lokman Suresi, ayet 14)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah-u Teala anne babaya iyilik etmeği, onlara şükretmeyi kendi ibadeti ve şükrüyle yan yana zikretmiştir. Bu da Anne babanın Hak Teala indindeki makamını ve onlara iyilik ve itaat etmenin önemini göstermektedir. Onun için anne, babaya itaat etmek günah ve farz olan şeyler haricinde farzdır. Hatta anne baba evladını sünnet olan bir ameli yapmaktan  nehy edip başka bir işe emrederse onların dediğini yapması gerekir.

 

Zira, başta da belirttiğimiz gibi,

 Batı medeniyeti içinde gelişen kadın hakları akımı, bir eş ve bir anne olarak kadına karşı bir dişi olarak kadını önceliyor;

eşliği ve anneliği ise, kadına karşı haksızlığı mümkün kılan unsurlar arasında görüyor. Açıkçası, ruhunu ve bedenini nefsinin serbest kullanımına açık tutan bir dişiliği özgürlük olarak değerlendirip anneliği bir tür esaret olarak gören bir anlayışla anneliği zaten yolun başında aşağıladığı için," Cennet annelerin ayakları altındadır" gibi bir güzelim sözü, kadına değer veren ve değerli kılan bir söz olarak algılayamıyor.

Maamafih, tam da burada, insanın aklına itiraz kabilinden bir soru gelmiyor değil:
Anne olarak kadını değersizleştiren bir uygarlık, neden Anneler Günü gibi bir gün ihdas etsin ki?

Oysa, böyle bir günün ihdas edilmesi dahi, anneliğin Batıda uğradığı aşınmayı ve değer kaybını net bir biçimde ortaya koyuyor.

 Bu uygarlık içinde annenin değeri, hatırı ve hukuku unutulmuş olmalı ki, bunları hatırlamak için bir gün ihdas edilmiş bulunuyor.

Hem de ne gün! Koca bir yıl boyu evlerinde yalnızlığa, yahut sözüm ona huzur içeren bakımevlerinin kuytularında hüzne itilen; şefkatle bakıp büyüttüğü ve şimdi de kendilerinden sevgi ve ilgi beklediği nazarların uzağında kader ortağı yaşıtlarıyla birlikte günlerini geçiren anneler o bir günde kendileri için bir işe yarayıp yaramayacağı meçhul hediyelerle sevindirilir iken, kazanan annelerden ziyade, kapitalizm oluyor!

Bütün bunlara rağmen, annelerin Batı uygarlığı içinde yine de şanslı oldukları söylenebilir. Çünkü, yaşlandığında eşiyle aynı muameleye maruz kalan babaların durumu annelerin durumundan daha hazin olduğu için, genel olarak babalığa yüklenen anlam, anneliğe yüklenen anlamdan da gerilerde duruyor. Annenin hukukunun bile ihmal edildiği bir zeminde, baba figürü, erkek-egemen bir dünyanın baş müsebbibi olarak ve de maçoluğun sembolü olarak daha da fazla aşağılanıyor.

Ama, Anneler Gününden sonra, ayıp olmasın diye ihdas edilmiş bir Babalar Günü yok değil. Ancak, o gün için Anneler Günündeki kadar öne çıkan bir kutlamadan söz etmek de mümkün değil. Kaldı ki, olsa da, bu kutlama, annelere tahsis edilen gün gibi, esasen büyük mağaza zincirlerinin patronlarına yarıyor.

 

 Ve ilginçtir, istatistikler, ABD gibi Batı medeniyetinin sembolü haline gelmiş bir ülkede en fazla karşıdan ödemeli telefon görüşmesi yapılan günün Babalar Günü olduğunu gösteriyor. Yani, çağdaş uygarlığın görücüye çıktığı bu diyarda pek çok evlat babasının gününü o gün münasebetiyle yaptığı telefon görüşmesinin parasını babasına ödeterek kutluyor!

İnsanlık âleminde de, baba, başka hiçbir şeye feda etmediği haysiyetinden yalnızca çocukları için feragat eder. Hayatının en güzel zamanlarını çocuklarının rahatı için çalışmakla geçirir. Onların rahatı için, onların uzağında rızık peşinde koşar.

 Çocuklar annelerinin onlara aldığını giyerler; ama bu giysilerin alındığı parayı eve baba getirir. Çocuklar annelerin yaptığı yemekleri yer; ama bu yemeklerin malzemesi, babanın alınteriyle alınmıştır.

Sözün kısası, annenin çocukların üzerinde büyük hakları vardır. Ve bu haklar o derece büyüktür ki, Kurânın Allahın üzerimizdeki haklarından sonra vurguladığı en birinci hak, annelerimizin bizim üzerimizdeki haklarıdır. Ve yine bu yüzden, hak ve hatır gözetmede birinci sırada tutmamız gereken kişinin annemiz olduğunu bize bildiren birçok hadis-i şerif bulunmaktadır.
Ki,İslâmda kadın üzerine bunca saldırının olduğu bir zamanda, bu hadislerin en azından bir kısmını biliriz ve vurgularız. Nitekim, biliriz ki,
Cennet annelerin ayakları altındadır.

Ancak, bilmeyiz ki, anneler için böyle buyuran kudsî nebi (a.s.m.), babaların hakkını ve hatırını da unutmamıştır. Bilmeyiz ki, onun babalar hakkında şöyle bir hadisi vardır: "
Baba, cennetin orta kapısıdır."*

Annelerin ayakları altında olan cennete ta da orta kapısından girebilmeye ne dersiniz?

Annelerin ayakları altında olan cennete tam da orta kapısından girebilmek için, annelerimizle birlikte babalarımızın da gönlünü hoş tutup, onların üzerimizdeki haklarını hiç unutmamaya ne dersiniz?

 


Rahmet üstüne rahmet iner annelerin üstüne.
Görülmemiştir annelerin evladına küstüğüne.
Darılsa, kırılsa da, görse evladının düştüğüne.
Ölümünü de olsa, hemen koşar, sarılır üstüne.

Hiçbir sevgi, gelmez onun sevgisinin üstüne
Kalbimize yaptırmak lazım annelerin büstüne
Nadiren görülse de evladın anneye küstüğüne
Görülmemiştir annelerin evladına küstüğüne

Annelere verilen paye, kimseye verilmedi.
Belki de hediyelerin en güzeli Annelerindi.
Cennet, annelerin ayakları altında, denildi.
Annenin verdiği en güzel hediye de sevgiydi.

Annenin fedakarlığını hiçbir beşer bilemez.
Annenin mükâfatını da hiçbir beşer veremez
Onun içindir ki; Onlarınkini Allah verdi.
Cennet, annelerin ayakları altında dendi.

Her kalemin yazamayacağı gibi,
Her kelamın anlatamayacağı gibi,
Bayramın kalemi de yazamaz Onun kıymetini.
Şairin kelamı da kifayet etmez Onu anlatmayı.

Her zaman selam çakılması gereken anneyi
Ancak bu kadar anlatabilir ozanın kelamı
Ancak bu kadar yazabilir şairin kalemi.
En güzel Allah kelamı ....anlatır anneyi.

Annelere, en güzel Allah verir, paya.
Başka kimin sözü olursa olsun kalır yaya.
Anneye kim öf derse başına düşer iri kaya.
Kim annesinin rızasını alırsa kalmaz yaya.

 

mailime geldi sizlerle paylaşmak istedim

 

Rabbim! Yalnız Seninle kalmakla kalabalıklaştır beni...

Bir secdede biriktir varlığımı...Beni Sana açılan ellerimle çoğalt.

Kendimi Sen'de unutayım, öylece kapansın gözlerim ve öylece çözülsün ellerim...

Dilim öylece sussun, canım öylece çamura katışsın ve bu mürekkep lekeleri kısacık vuslatımın hatırası olsun.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
Hayırlı cumalar

Utanıyorum...
Ondört asır önce çekilen eziyetleri hatırlayıp,
 çekilenleri bilince..
..Saçma sapan sebepleri sorunmuş gibi büyüttüğüme..
O dostlarının çektikleri onca çileye ve yılmadıklarını düşününce..
Utanıyorum yıldığım o günlere..
Sebepsiz üzüldüğüm “çare”li çaresizliklerime..
İmkansız sandığım her bir şeyi önüme sunulmuş görünce..
Utanıyorum, kimsem yokmuş gibi yakındığım günlere..
Annem babam olduğu halde hemde..
Oysa Sultanlar Sultanının (s.a.v.) ne annesi oldu ne babası..
Bunun için eziğim ki öyle..
İmkanım ve zamanım olduğu halde değerlendiremediğim günlere..
Cahiliye dönemini yaşamışız diye..
Utanıyorum, uykumu ibâdetime tercih ettiğim gecelere..
Rabbe en yakın vakit gecedir, bunu bile bile hemde..
Duanın red olunmadığı, o eşsiz gece vakitlerinde,
Alnımı seccademde yeterince tutamadım diye..
Elimi dua için açamadığım gün ve gecelere..
Utanıyorum, Rabbimin ve Resûlünün (s.a.v.) adını yeterince anamadım diye..
Yemek yerken, aç kalanları hatırlıyamadığım günlere..
Bir kaç hurma ile doyan Resûl-i Ekrem’i ve Ashabını bilince..
Sıkıntıyı dert ettiğim “sıkıntısız” hâlime..
”Sıkıntı nedir, bilmedik ki..” gerçeğini bilince hemde..
Şükretmeyi unuttuğum anlara, acziyetime..
Her şeye utanıyorum işte..
Kusursuz ni’metlerle yaşadığımız için şükredeceğimize,
Ni’metleri görmeyen körlerden oldum diye..
Utanıyorum, her yeni bir kıyafet aldığımda,
Senelerce aynı kıyafetiyle dolaşanları göremedim diye..
Utanıyorum aynaya her bakışımda..
Kusursuz yaratıldığımızı farkedemiyoruz diye..
Utanıyorum, bilmediklerimi şimdi bilmeye,
Görmediklerimi şimdi görmeye..
Çok utanıyorum RABBİM.!
Senden bir şey istemeye..
Derim hep, “istemek” benden, vermek “isteme hissini verenden” diye..
Şimdiye kadarki hiçbir isteğimi bu kadar eziklikle istemedim..
Rabbim, dünyada utandım, Ahirette utandırma..
Huzurunda utandırma...
Yine de utanıyorum isterken..
”Ben lâyık mıyım diye..
İlâhi, Sen içleri en iyi bilensin..
Affet, merhamet et..
Azabından koru..Aminnn

HAVUC:

Havucun vucudumuza faydalarini hepimiz biliyoruz.Ama birazcik bahsetmek istiyorum.

 

Maydanozgillerden; uzunca koni şeklinde ve etli olan kökünden dolayı sebze olarak yetiştirilen bir çeşit bitkidir. İçeriğinde şeker, A vitamini ve karotin vardır.

Faydası: Müzmin kabızlığı giderir. Çocuk ishallerini keser. Bağırsak iltihaplarını giderir. Mide ve bağırsak kanamalarını keser. Kansızlığı giderir. Cilde canlılık verir. Anne sütünü artırır. Cilt ve göz hastalıklarını önler. Böbrek ağrılarını dindirir. Vücuda kuvvet verir. Astım, bronşit, ses kısıklığında göğsü yumuşatır, rahatlık verir.

Veremde de faydalıdır. Mide ve onikiparmak ülserinde şikayetleri giderir. Kalp hastalıkları ve damar sertliğinde faydalıdır. İdrar ve bağırsak gazlarını söktürür. Aybaşı halinin muntazam ve ağrısız olmasını sağlar. Diş etlerini kuvvetlendirir. Yüz ve boyun kırıklıklarını giderir. Görme gücünü artırır



Haftada bes kere yendigi takdirde: Harvard'in arastirmalarina gore kadinlarda kalp enfarktusunu, felc tehlikesini yuzde 68 oraninda azaltiyor.

 Gunde iki havucun kandaki kolesterolu yuzde 10 oraninda azalttigi gorulmustur.

Her gun yenen bir havuc da akciger kanseri tehlikesini yariya indiriyor.

Havuctaki Beta-Karotin de gozleri yaslilıgin getirdigi gorme zayifligindan koruyor ve bagisiklik sistemini kuvvetlendiriyor.

 Mide ve bagirsak kanamalarını onler, kansizligi giderir, anne sutunu artirir, yuz ve boyun kirisikliklerini giderir, idrar ve bagirsak gazlarini sokturur, ulserdeki sikayetleri giderir.

 Kansere karsi etkili oldugu gibi cildin kurumasini da engelliyor ve bagisiklik sistemini guclendiriyor.

 Beta karotin (kansere neden olan serbest radikallari durduruyor ve bagisiklik sistemini guclendiriyor) iceren havucun en buyuk ozelliklerinden biri icerdigi bu maddenin cildin kurumasini engelleyen A vitaminine donusebilmesi.

Degisik sekilerde havuclu kek,havuc tatlisi,havuc kizartmasi,havuc salatasi,sebze yemeklerinde,daha aklima gelmiyen bircok sekilde tuketiyoruz.


Bu Havuclu keki kızımın arkadaşı seraydan aldım uygulamanizi tavsiye ediyorum gercekten cok nefis oluyor.eee tarife geceyim artik))

 

MALZEMELER


3 Adet Yumurta

1 Su Bardağı Sıvı Yağ

1,5 Su Bardağı Şeker

1,5 Su Bardağı Rendelenmiş Havuç

2,5 Su Bardağı Un

1 Su Bardağı İri Çekilmiş Ceviz

1 Adet Limon Kabuğu Rendesi

2 Tatlı Kaşığı Tarçın

1 Paket Kabartma Tozu

1 Paket Vanilya

 

YAPILIŞI

 

Yumurtaları ve şekeri iyice çırpın. Yağı ekleyin ve çırpmaya devam edin.

Toz malzemeleri bir kaba eleyin. Limon kabuğu ve havuç rendesini ekleyin.

Sıvı malzemeyide karışıma ekleyerek tahta kaşıkla karıştırın.

Yağlayıp, unladığınız kalıba dökün ve 175 derecede yaklaşık 50 dk. (kürdan temiz çıkıncaya kadar) pişirin.

Not:  Ben üzerine üzerine hazır çikolata sosu döktüm ama siz isterseniz  dökmeniz şart değil, sade olarak da nefis bir kek, ben de ilk kez soslu denedim ve muhteşem oldu.

 

BUYURUN AFİYET OLSUN

Biber közlemesinden yapılan peynirli sarma..

MALZEMLER

1-kg krımızı etli dolmalık biber

yarım kg  kadar  beyaz peynir

yarım demet maydonoz.

 

YAPILIŞI

Biberlerimizi önce közleriz ayrı bir kapta

Peyniri rendeleriz ,içine yıkanmış ayıklanmış maydonozunu ince ince kıyarız,

onları güzelce karıştırırız.

közlemiş olduğumuz biberlerin dış zarlarını  ayıklar  3 parçaya

böleriz hazırlamış olduğumu iç malzemeyi

biberlerimizin  geniş kısmına biraz koyar ,geniş yerinden uca doğru sarar servis tabağına alırız

kahvaltılarda yada ikindi çaylarında bir çeşit olarak ikram ederiz.

 

AFİYET OLSUN

ve Resul’ünün (s.a.v) tavsiye ettiği gıdalar

Ölüm hariç her hastalığın şifası vardır. (Hadis-i Şerif)
1. Acur
Salatalığa benzeyen bir sebzedir. Peygamberimizin acuru yaş hurmayla yediği belirtilir.

2. Acve
Medine’de yetişen bir hurma türüdür. ‘Acve, cennet meyvesi gibidir. O, zehirlenmeye şifadır.’ Hadis-i Şerif

3. Hurma‘

Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içecek, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır.’ Nahl Suresi 67.

4. Bal‘

Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

“Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır.’ Nahl Suresi 68-69.

5. Arabistan Kirazı (Sedir Ağacı)
Ebu Cafer (r.a.) ’Peygamber Aleyhisselam, Arabistan kirazı yaprağının tozuyla başını yıkardı’ diye nakletmiştir.

6. Kiraz ve Muz
‘Düzgün kiraz ağacı, Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları’ Nahl Suresi 29-29.

7. Balık‘

O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.’ Nahl Suresi 14.

Denizin suyu temiz,  (balığı) ise helaldir.’ Hadis-i Şerif.

8. Çörekotu:

Çörekotu bir bitkinin susam büyüklüğündeki siyah tohumlarıdır. ‘Sizlere şu çörekotunu tavsiye ederim. Zira bunda ölümden başka birçok hastalık için şifa vardır’Hadis-i Şerif.

 

Enes İbn-i Malik (r.a.)

‘Peygamber hastalandığı zaman ağzına bir avuç çörekotu atar, üzerine de su veya bal şerbeti içerdi.’ demiştir.

9. Kabak‘

Ey Ayşe, çorba pişirdiğiniz zaman kabağını çok koyunuz. Zira kabak üzüntülü kimsenin gönlünü güçlendirir.’ Hadis-i Şerif.

10. Ekmek‘

Ekmeğe saygı gösteriniz. Çünkü yüce onu göklerin bereketlerinden indirmiştir.’ Hadis-i Şerif.

11. Ayva‘

Ayva, göğüsteki sıkıntıyı, ağırlığı giderir; kalbi ferahlatıp kuvvetlendirir.’ Hadis-i Şerif.

12. Nar‘

O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (herbiri) birbirine benzer ve (herbiri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.’ En’am Suresi 141.

İçlerinde (Cennetlerin) her türlü meyve, hurma ve nar vardır.’ Rahman Suresi 68.

13. Sütlü Bulamaç.

arpa veya buğday ununa yağ ve süt karıştırılarak ateş üzerinde yapılan bir nevi çorbadır. ‘Gerçekten sütlü bulamaç, üzüntülü ve kederli kimsenin midesini kuvvetlendirip rahatlatır. Sizlerden birinin yüzündeki kiri suyla yıkayıp temizlediği gibi sütlü bulamaç da hastanın gönlünden üzüntü ve kederi öylece giderir.’ Hadis-i Şerif.

14. Deve Sütü‘

Yaylada otlayan genç devenin sütü, sindirim bozukluğu olan kimseler için şifadır.’ Hadis-i Şerif.

15. Süt‘

Gerçekten size sağmal hayvanlarda da bir ibret vardır. Biz, size onların kanlarındaki fışkı ile kan arasından, lezzetli ve içenlerin boğazlarından kolayca kayıp giden halis bir süt içiriyoruz.’ Nahl Suresi 66.

 

Hayvanlarda da sizin için gerçekten bir ibret vardır. Onların karınlarındakilerden size içiriyoruz ve sizin için onlarda hem birçok yararlar vardır, hem de etlerinden yersiniz.’ Mü’minun Suresi 21. İnek sütüyle tedavi olunuz. Çünkü ben yüce ’ın bunda şifa yarattığı kanaatindeyim. Zira inek her çeşit ottan otlamaktadır.’ Hadis-i Şerif.

16. İnek Sütü ve Tereyağı‘

İneğin sütü şifa, sütünden meydana gelen yağı deva, eti ise derttir.

Hadis-i Şerif.

17. Et
Et en kıymetli gıdalardan biridir. Kuran’ı Kerim’de 12 ayette etten bahsedilmiştir. ‘Et, dünya ve ahirette yiyeceklerin efendisidir.’ Hadis-i Şerif.

Ancak yaşlı ve zayıf sığır eti tavsiye edilmemiştir.

18. Susam Yağı
Ebu Cafer (r.a.) ‘Peygamber Aleyhisselam susam yağını burnuna ilaç olarak damlatırdı.’ demiştir.

19. Kimyon ve Sinameki‘

Sizlere sinameki ve sennutu (tereyağı, bal ve kimyon) tavsiye ederim. Zira bunlar ölümden başka her derde devadır.’ Hadis-i Şerif.

20. Zencefil‘

Orada (Cennette) kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kâseden içirilir.’ İnsan Suresi 17.

21. Turunç‘

Kuran okuyan mümin kimse turunca benzer; kokusu güzel, tadı da güzeldir. Kuran okumayan mümin ise hurmaya benzer; tadı güzeldir fakat kokusu yoktur. Kuran okuyan günahkar kimse ise reyhan çiçeğine benzer; kokusu güzel fakat tadı acıdır. Kuran okumayan günahkar kimse ise Ebu Cehil karpuzuna benzer; tadı acı, kokusu da yoktur.’ Hadis-i Şerif.

22. Sirke‘

Sirke ne güzel bir katıktır. ’ım sirkeyi bereketlendir. Zira sirke benden önceki peygamberlerin de katığı idi. İçinde sirke bulunan ev katık sıkıntısı çekmez’ Hadis-i Şerif.

23. İncir‘

Tîne ve zeytine andolsun, Sinâ Dağına andolsun, bu güvenli şehre (Mekke’ye) andolsun ki, Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.’ Tin Suresi 1-4.

‘Her kim kalbinin rahat çalışmasını isterse, incir yemeye devam etsin.’ Hadis-i Şerif.

24. Zeytin ve Zeytinyağı ‘

göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur.

 Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, neredeyse aydınlatacak (kadar berrak) tır. Nur üstüne nur. dilediği kimseyi nuruna iletir. insanlar için misaller verir. her şeyi hakkıyla bilendir.’ Nur Suresi 35.

 

‘Zeytinyağı yiyiniz ve onunla yağlanınız. Zira o mübarek bir ağaçtan meydan gelmektedir.’ Hadis-i Şerif.

 

25. Mantar

Sizlere yaş mantarın suyunu tavsiye ederim. Zira o, İlahi bir kudretle kendiliğinden biten bir bitkidir. Suyu göz hastalığına şifadır.’ Hadis-i Şerif.

26. Kekik’

Evlerinizi zaman zaman akgünlük, yavşan, kekik ve gelin çiçeği gibi güzel kokulu otlarla tütsülendiriniz.’ Hadis-i Şerif.

27. Karpuz’

Hurmanın hararetini karpuzun soğukluğuyla, karpuzun soğukluğunu da hurmanın hararetiyle kırıp gideriyoruz’ Hadis-i Şerif.

28. Üzüm‘

Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi?’ Yasin Suresi 34-35.

Bu kainatı ve insanları yaratan Yüce (c.c.), yarattıklarının ihtiyaçlarını da yaratmıştır. İnsanlara da bu ihtiyaçlarını nerden ve ne şekilde karşılayacağına dair çeşitli vesilelerle ilim vermiştir. Bilimin hızla ilerlediği bir çağda yaşıyoruz ama yine de ‘bilmediklerimiz bildiklerimizden çok fazla’

Hz.Kur`an`ı Arapça Okumanın Hikmetleri

Kur`an-ı Kerim`i indirildiği Arapça ile okumanın fayda ve hikmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Onlardan sadece bir kaç tanesini arz ediyoruz:

1. Kur'an'ı orijinal Arabçası ile okuyan ibadet etmiş olur,
 
bu okuma insanı Allah`a yaklaştırır,
 anlamaksızın dahi olsa okuyorsa sevap kazanır. Anlayarak okuyan ise ücret üstüne ücret elde eder. Yüce Allah`ın:

"Allah`ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah, onların mükafatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Çünkü O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir."

1 âyet-i celilesinde de ifade edildiği gibi, Allah`ın kitabını okuyanlar methedilmiş, Kur`an`ı mücerret okumak dahi namaz kılmak gibi ibadetlerden sayılmış, hatta Kur`an tilaveti namaz kılmak gibi çok önemli bir ibadetten önce zikredilmiştir.

Hz. Peygamber (a.s.m)`da: "Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevab verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum."

2 hadislerinde Kur`an`ı bizzat okumanın ibadet sevabı kazandıracağına dikkat çekmişlerdir. Ki, Kur`an bu özelliği ile ayrıcalık kazanmış, başkalarına fark atmıştır.

2. Kuran-ı Kerimi Arapça okumak, Allah`ın bundan önceki kitaplarının başına gelen tebdil ve tahriften Onu korumak içindir. Cenab-ı Hakkın mânâsını anlamasa dahi Kur`an`ı okuyanlara büyük mükafat va`d etmesi, Kur`an`ın koruması ve bekası için en mühim saiklerden biri olmuştur.

Onun için insanlar Kur`an okumaya aşırı düşkünlük göstermişler, hatta bir kısmı Kur`an`ın hâfızı olmuştur. Kıraatın, Kurra ve hafızların çoğalıp her tarafa yayılması, Kur`an`ın dillerde deveranını netice vermiştir. Dolayısıyla hiç kimse onu değiştirmeye cür`et edememiş, çünkü Kur`an`ın ârifleri tarafından şiddetle kınanacağını hesaba katmışlardır. Nitekim buna cüret eden İslâm düşmanları, Kur`an ârifi, âlimi, kurra ve hâfızları tarafından ağızlarının payını almışlardır.

3. Müslümanlar arasında dil birliğini sağlamak, dinî birliklerini kuvvetlendirmek, aralarında anlaşma ve yardımlaşma vesilelerini kolaylaştırmak, böylece saflarını kuvvetlendirmek, güçlerini artırmak, sözlerini yüceltmek.

Bu ilahî ve yüce bir siyasettir. Bu siyaset başarılı olmuştur.
4. Devamlı okuyanın yavaş yavaş düşünme ve anlamaya da yol bulacağını sağlamak ve onunla amel etme imkanını temin etmek. Bu gün onu gafil okuyan, yarın onu hatırlayarak, düşünerek okur, yarın düşünerek okuyan da onun rehberliğinde amel etmeye başlar. Böylece okuyucu bir dereceden daha yüksek bir dereceye intikal eder.3

Şimdi şu soruyu sorabilir miyiz?
Kur`an`ın orijinal Arabçasını istemeyenler veya Türkçe Kur`an isteyenler bu saydığımız maddelerin aksini söyleyebilirler mi? Yani müslüman oldukları halde:
Biz Kur`an`ın Arabçasını okumanın ibadet olduğuna inanmıyoruz, ondan sevab da beklemiyoruz, diyebilirler mi?

Ve yine diyebilirler mi ki, bizim, Kur`an`ın kıyamete kadar korunması, tahrif ve tağyirden uzak kalması gibi, müslümanların birliğini korumak gibi bir derdimiz yok, diyebilirler mi?

Müslüman oldukları için bunu diyemeyeceklerdir. Diyemeyeceklerine göre Kur`an`ın Arabçasına sahip olmalıdırlar, Türkçe ibadet, Türkçe Kur`an, Türkçe kâmet gibi basit, hiç bir ilmî ve dinî değeri olmayan heva ve heveslerden vazgeçmelidirler.

"Çünkü aziz Kitab`ın, arşını terk etmesi mümkün değildir." Onun arşı Arabçadır. Kur`an`ı o arşa oturtan da Yüce Allah`tır. Padişah tahtını boşaltırsa izzet ve kuvvetten padişah için ne kalır? İşte bu Kur`an`ı Allah, sözlerin padişahı yapmış, ona i`caz tâcını giydirmiş, onun Arabçasını da bu i`caz ve i`tizaza bir ayna yapmıştır.

4 "O bir Kitab-ı Azizdir. Ne önünden ne arkasından batıl ona yaklaşamaz. O, çok övülen hikmet sahibi Allah`dan indirilmiştir."5

Biz milletimizi, vatanımızı, milli değerlerimizi, Türkçemizi seviyoruz. Ama aynı zamanda biz en mukaddes varlığımız olan Dinimizi, Kur`an`ımızı ve Kur`an`ın dili olan Arabçayı da seviyoruz.

Türkçe ibadet konusunda ısrar edenler Arabçaya olan düşmanlıklarını da îlan ve itiraf etmektedirler. Arapçaya olan düşmanlıklarından nerdeyse Kur`an`a da düşmanlıklarını söyleyecekler ama hamdolsun ki, bir İslâm ülkesinde yaşamakta ve kendilerinin de müslüman olduklarını söylemektedirler.

Zaman zaman öylesine garip tutum ve tavır içine girmektedirler ki, ırkçılık sevdasından mıdır yoksa din düşmanlığından mıdır sözü: "Neden Kur`an Türkçe gelmedi de Arabça geldi, neden Peygamber Araplardan çıktı da Türklerden çıkmadı?" demeye getiriyorlar.

Bu benim aklıma şu ayeti getirdi: "İsrailoğulları Hz. Musa (a.s)`ya: "Ey Musa, onların tanrıları olduğu gibi, bizim için de bir ilah yap." dediler. Musa: "Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz." dedi.6 Halbuki bu tavır ve anlayış ne kadar yanlıştır.

Biz aciz bir mahluk olarak, âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı olan Allah`ı yargılamaya hakkımız var mı?

O Allah, dilediğini yapmakta ve istediği gibi hükmetmede serbest olmasaydı Allah olamazdı. O böyle yapmışsa mutlaka bunun bir hikmeti vardır, deyip Allah`ın hükmüne boyun eğmemiz gerekir, müslümana da yakışan budur.

İmam Şafii r.a  Risalesinde şu ifadelere rastlıyoruz:

Arap olmayanların, Arap lisanına tâbi olmaları gerekir. Çünkü o bütün insanlığa elçi olarak gönderilen Allah Resulu (a.s)`nün dilidir. Onun dinini kabul edenler dilini de seve seve kabul ederler.

Her müslüman elinden geldiği kadar Arap dilini öğrenmesi lazımdır. Ta ki, Allah`dan başka ilah olmadığına, Muhammed`in O`nun kulu ve Resulu olduğuna şehadet edebilsin. Allah`ın kitabını okuyabilsin, tekbir ve tesbihlerle Allah`ı zikredebilsin.7

Yüce Allah Peygamberini Türklerden, kitabını da Türkçe gönderseydi bu sefer de başka milletler neden peygamber bizden çıkmadı, kitab bizim dilimizle gönderilmedi diyebilirlerdi ve bu soruların ardı arkası kesilmezdi.

Öyleyse bize düşen Allah ne yaparsa doğru yapar deyip O`nun son Peygamberinin dinini ve dilini benimsemek, onu anlamak ve o istikamette yaşamaktır. Hepsi bu kadar.


Kaynaklar:
1. Fatır, 35/29-30.
2. Tirmizi Hakim`de bunun bir benzerini merfu olarak rivayet etmiştir. ez-Zerkanî, s. 129.
3. Ez-Zerkânî, Muhammed Abdul`azim, Menâhilu`l-İrfan fi Ulûmi`l-Kur`an, ty., s. 129-130.
4. ez-Zerkanî, a.g.e., s. 137.
5. Fussilet, 41/42.
6. A`raf, 7/138.
7. ez-Zerkanî, a.g.e., s. 151.
8. Alkan, A. Turan, "Kur`an`ın Kanatlandırdığı Türkçe", Zaman Gazetesi, 27 Kasım 1997.

Gerçekten de bizim temel kültürümüzün içinde özel ve güzel bir sofra

kültürümüz vardır.

 

Bu kültür unutulmamalı, hatta yemek yiyip su içtiğimiz müddetçe bu kültür hayatımızda yaşamalı, yokmuş gibi bir ihmal ve ilgisizliğe de maruz kalmamalıdır...

 Böyle bir anlayış içinde baktığımızda görüyoruz ki, insanın yiyecek kadar iştiha duyması, bu iştihasını karşılayacak kadar da sofrasında nimet bulması her şeyden önce "Allah’ın" büyük bir lütuf ve ikramıdır.

 

 Çünkü yiyeceği var, ama iştihası yok. İştihası var, fakat bu defa da

 

yiyeceği yok nice kimseler vardır bu âlemde.

 

 Öyle ise inanmış insanlar sofraya her oturuşta bu lütfu hatırlamalı, bu nimeti düşünmelidir. Yani yemek boyunca “zikir, fikir ve şükür” içinde olmalıdır. Sofrada böylesine bir zikir, fikir ve şükür içinde olunabilir mi? Alimlerimiz olunabileceğini şöyle anlatıyorlar. Diyorlar ki:
-Yemeğe “Bismillah” diyerek başlamak zikirdir. Bu iştihayı verip, bu yiyeceği nasip eden Yaratan’ı düşünmek ‘fikir’ dir. Yemek sonunda “Elhamdülillah” diyerek kalkmak ise şükürdür.

Sofraya böyle zikirle başlayan, fikirle devam eden, şükürle de kalkan kimse, sofra kültürünü yaşayan ve de yaşatan kimsedir.


Böyle kimseler sofrasında bereket, kalbinde de hep mutluluk ve huzur hissederler...

Alimlerimiz sofra kültürümüzü anlatırken bazı sünnet ölçülerine de

 

dikkat çekiyor ve diyorlar ki:

-Sofraya zikirle oturup,

 

fikirle devam ederken şükürle kalkan kimseye layık olan, midesini aşırı yemekle doldurmamak, tıka basa yememek... İhtiyaçtan fazla yemeye alışmak hem sünnete aykırı hem de sıhhate...

Hem tıp hem de dini ilimlerde ihtisas yapmış bir alime sormuşlar:

-Kur’an-ı Kerim’de insan sağlığı ile ilgili bir ayet buldunuz mu? diye. Şöyle cevap vermiş:

-Kur’an-ı Kerim’de insan sağlığı ile ilgili çok ayet vardır. En başta geleni ise şu ayettir:

-Yiyiniz, içiniz ama çok yiyerek israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez!..

Alim şöyle devam etmiş sözlerine:

-Anlaşılıyor ki, helalinden yiyip içmek serbesttir. Ama çok yemek serbest değil, en azından mekruhtur!.. Çünkü çok yemekte israf vardır. Allah ise israf edenleri sevmez!..

Nitekim bu ayeti tefsir eden en eski tıp adamı meşhur İbn-i Sina da şu açıklamayı yapmıştır:

-Yediğinizde israf yapmayın, az yiyin. Yemekten sonra dört-beş saat bekleyin. Üst üste yiyip de mideyi yormayın!..
Şifa hazımdadır.

Aslında yemek konusunda en nihai ölçüyü Efendimiz (sas) Hazretleri vermiştir:

-Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, kalan üçte birini de rahat nefes almaya ayırın!..

İşte size sünnete uygun şekilde sofraya oturma ve sofradan kalkma kültürümüz...

Yani sofraya iştiha ile oturmalı, yine iştiha varken kalkmalı, midede suya, nefes almaya her zaman yer bırakmalıdır.

Sahabeden Semüre bin Cündeb’in oğlu yemekten sonra kusmuştu. Çok yedikten sonra kusmayı hayra alamet saymayan baba Semüre şöyle dedi:

-Şayet bu kusmadan dolayı ölmüş olsaydın, cenaze namazını kılmakta tereddüt ederdim!..

Demek ki, çok yemekten dolayı ölen insanı, namazı kılınamayacak derecede günahkar kimse gibi görüyordu sahabeler.

Hazreti Ömer Efendimiz (ra)’in ikazı da düşündürücüdür. Şöyle diyordu meşhur sözünde:

-Nefsin arzu ettiği her şeyi yemek israftandır. Allah ise israf edenleri sevmez!..

Şunu da ilave ediyordu sözüne:

-Unutmayınız ki yediğiniz helal ise hesabı, haramsa azabı vardır!.. Demek ki insan, iradesine sahip olmalı, aklına gelen her şeyi alıp yeme alışkanlığı gibi bir irade zaafına düşmemeli, hem sıhhatini, hem parasını, hem de sofra kültürünü korumasını bilmelidir!..


Helal kazanç kolay harcanmaz

Helal kazanç kolayca harcanamaz, birtakım gereksiz şeyler ihtiyaç olarak görülüp de müsrifçe para kullanma sorumsuzluğuna yönelinemez. Bilhassa böyle günlerde. Çünkü helal kazanç çok zor elde ediliyor. Asla kolayca ele geçirilemiyor. Elbette zor elde edilen şeyler zor harcanacak, elden çıkarılırken defalarca düşünülüp tartılarak sarf edilecektir.

Bu sebeple, hayatlarını helal rızıkla tamamlamak hedefinde olanlar, haram lokma yemekten, yılandan, akrepten korkar gibi korkanlar, israftan da korkacaklar, ihtiyaç olmayan gereksiz şeyleri ihtiyaç gibi görerek lüzumsuz şeylere para sarf etmekten çekineceklerdir.

Bu çok makul ve meşru bir titizliktir. Cimrilik sanılmamalıdır.

Hatta, yemeklerde bile şöyle bir düşünüp taşınma gereği duyarak, görenek belasıyla alışılan yemek çeşitlerinden de bir ölçüde kaçınacak, sünnet olan, en az çeşitte karar kılmaya gayret göstereceklerdir.

Yemeklerinde hep bol çeşide alışan, bu yüzden kazancından da hep şikâyette bulunan bir obur adama, Geylani Hazretleri şöyle ikazda bulunmuştur:

Sizi çok yemek öldürdü, bizi de az yemek diriltti!

Evet, israflı sofralarda midesini tıka basa dolduran kimsede manevi konulara karşı bir ölü ilgisizlik ve duyarsızlığı başlar. Onun bütün meselesi bitmek bilmeyen israflı ihtiyaçlarıdır. Bunu da helal kazançla temin edemediğinden felsefe değişir, malum şu tekerleme de gelişir:

Ver Allah’ım ver, kulun haram helal demez yer!

Böyle bir sonuç, sünnetten uzaklaşıp israfa dalmakla, ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç sanıp bol harcamakla meydana gelir. Bilmem yanılıyor muyum? İsterseniz bir de siz deneyin israfsız iktisatlı hayatı...


* Mevlana’dan öğütler

Ekmeğin zevkini, ancak aç kimse bilir; tok olan, o zevki, hiç bilmez! Ekmekçi dükkanındaki ekmeklerden dükkanın ne haberi vardır?

Ekmekçi aç olsaydı, ekmeği hiç satmazdı; seher rüzgârı gülün kıymetini bilseydi, onu saçıp dökmezdi!
***


ahmet şahin

ETKİNLİK VE SALATA

Bu salatayı EN GÜZEL SALATA YARIŞMASI 1- için yaptım daveti için birdemlik sohbet arkadaşıma çok teşekkür ederim..
 
şöyle blona bir göz gezdirdim çok güzel salatalar var benimkisi biraz sönük kalacak ama önemli olan yarışmak deyil, siz gibi güzel insanları tanımak ve burda bir şeyleri paylaşmak adına naçizane davetinize PATLİCAN VE BİBER közlemesinden yapılan tarifimle katılmak istedim..
 
etkinliğe ev sahipliği yapan başta birdemilk sohbet ve katılan tüm arkadaşlarıma kolay gelsin diyorum..
 
böyle göründünede bakmayın lezzeti çok güze
 

PATLİCAN BİBER  közlemesin den olan salatamın tarifi...

 

 

MALZEMELER

 

3 Etli patlican

3 etli salçalık kırmızı biber..

Bunları güzelce közlüyoruz

Ben şu usul közlüyorum patlicanları biberleri bıçakla çizip

Birer birer folyayla sarıp kızgın furunda pişiriyorum hem kolay hemde temiz olarak közleniyorlar..

 100 gr. Beyaz peynir

1 çay barda yoğurt

Yarım veya 1 limon suyu

1 çay barda ceviz

1 fincan tahin

3 diş sarımsak

Az zeytin yağı pul biber

Süsü için maydonoz

 

YAPILIŞI

 Közleyip ayıkladığımız biberle patlicanları ince ince kıyalım

İçine yukarda yazdığımız bütün malzemeleri katıp güzelce ronda dan geçiriyoruz

Bir lapa kıvamına geliyor ve salata tabağına alıp maydonoz la süsleyip servis yapıyoruz.. 

Ekmek, Türk mutfak kültürünün vazgeçilmez bir unsuru. Sadece sulu yemek ile değil, pilav, börek ve makarnanın yanında da sevilerek tüketilen ekmek, bu verilen önemine rağmen israf ediliyor.

 Yapılan araştırmalara göre, İstanbul’da günde ortalama 3 milyon adet ekmek çöpe gidiyor.

 

 Bütün ülkedeki günlük ekmek israfı ise 15 milyonu buluyor. Birçok insan bayatlayan ekmeği çöpe atmak istemese bile nasıl değerlendireceğini bilmediği için israf ediyor.

Hâlbuki bayat ekmekle hazırlanabilecek o kadar çok yiyecek var ki. Basit tariflerle çok lezzetli ve güzel yemekler yapmak mümkün. Sadece bayat ekmeğin kullanım şartları veya değerlendirme noktalarının bilinmesi gerekiyor. Sefertası Hareketi adıyla kurulan bir sivil toplum kuruluşu bu israfın önüne geçebilmek için kampanyalar düzenliyor.

 

 Nadir Güllü ve Sefertası Hareketi Yürütme Kurulu Başkanı Sinan Topçuoğlu amaçlarının israfı önlemek olduğunu söylüyor.

 Ekmek israfının toplumsal bir sorun olduğuna dikkat çeken Nadir Güllü, bu sorunun mutlaka önüne geçilmesi gerektiğini belirtiyor. Çocukların bayat ekmek yemek istemediğini ifade eden Güllü, “Bayat ekmeği, başta çocuklar olmak üzere kimse yemek istemiyor. Bunun için ekmeğe değişik şekiller ve tatlar vererek sunum yapılmalı.” diye konuşuyor.

Ekmek tasarruf klavuzu
Soğumuş ekmek, bayatlamış demek değildir. Ekmek israfını önlemek için, her şeyden önce soğuk ekmeği bayat kabul etmemek gerek. Orta derecede bayat ekmek, taze ekmekten daha az lezzetli olmasına rağmen, daha az besleyici değildir.


Tüketebilecek kadar ekmek alınmalı
Her gün aynı miktarda ekmek alma alışkanlığı yanlıştır. Bazı günler, yemek türüne göre, ekmek ihtiyacı daha az olabilir. Örneğin, makarna veya börek ile birlikte daha az ekmek tüketilir. Ekmeği fırından yeni çıkmışken alıyorsanız, tazeliğin cazibesine kapılıp ihtiyaçtan fazla almamalıdır.


Ekmek uygun şartlarda saklanmalı
Uzmanlar, ekmeğin yeterince soğumasından sonra ambalajlanmasını ve derin dondurucuda saklanmasını öneriyorlar. Ekmek, -18 derecede görünür bir değişime uğramadan aylarca saklanabilir.


Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Bülent Deniz:
Beyazlatılmış undan yapılan ekmekler alınmamalı

Türkiye’deki en önemli gıda maddelerinden biri olan ekmek, birçok yerde hijyen koşullarına riayet edilmeden üretiliyor. Yeterince pişmemiş, yanık, su ve tuz oranı dengesiz, mayalanma sürecine uyulmayan, yağda kızartılmış kadar yağlı ekmekler birçok yerde satılıyor.

 

Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Bülent Deniz, tüketicilerin bu konuda çok dikkatli olması gerektiğini söylüyor. Deniz, özellikle “potasyum bromat” yani beyazlatıcı madde bulunan ekmeklerin alınmaması gerektiğini aktarıyor. Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir diğer unsur ise kepekli ekmek.

Çünkü satılan birçok kepekli ekmek gerçekten kepekli ekmek değil.

 Bu yüzden ekmek alınırken içerisinde kullanılan malzemelerin oranı bilinmeli.


Bayat ekmeği nasıl değerlendirelim?

* Bayat ekmeği değerlendirmenin en basit ve en bilinen yolu, köfte harcının içine katmaktır.

* Ekmek fırında veya açıkta bekletilerek kıtırlaştırıldıktan sonra öğütülüp galeta unu haline getirilir. Galeta unu, köfte yaparken, ekmek yerine harca katılabilir.

* Bayat ekmeği küp küp kesip fırında kıtırlaştırdıktan sonra çorbaların içine atarak değerlendirebiliriz.

* Bayat ekmeği yumuşatmak istenirse ekmek dilimleri bir kevgire konulur; kevgir, su dolu bir tencerenin üzerine oturtulup kapatılır. Su kaynadıkça, ekmeği nemlendirip yumuşatır.

||||| TARİFLER ||||||||||

Ekmek çorbası 
MALZEMELER

 150 gr ekmek içi, 200 gr süzme yoğurt, 10 su bardağı et suyu, 1 çay kaşığı kırmızı biber, 1 çorba kaşığı tereyağı, 1/2 tatlı kaşığı tuz.

Yapılışı:

Elde ufalanan ekmek içi akşamdan yoğurt ile bir kapta iyice karıştırılır. Ertesi gün yeniden iyice karıştırılır. Bir tencerede et suyu kaynatılır. Yoğurtlu ekmek içi, karıştırılarak et suyuna yedirilir. Tuzu da ekledikten sonra hafif ateşte 5 dakika daha kaynatılıp ocaktan alınır. Bir tavada kızdırılan tereyağına kırmızı biber katılarak karıştırılır. Sonra çorbaya ilâve edilir. Çorba sıcak sıcak içilir.

Peynirli bayat ekmek köftesi
Malzeme:

 1 adet bayat ekmek, yarım kalıp sert beyaz peynir, 1 demet maydanoz, 2 yumurta, 1 adet orta boy soğan, köfte baharı, tuz ve pul biber, galeta unu. 


YAPILIŞI:

 1 adet bayat ekmek, üzerine su serpilerek nemlendirildikten sonra ufalanır. İçine yarım kalıp sert beyaz peynir rendelenir; 1 demet maydanoz doğranır; 2 yumurta kırılır; 1 adet orta boy soğan rendelenir; tuz, köfte baharı ve pul biber katılır. Karışım yoğurularak köfte şeklinde parçalara ayrılır. Köfteler önce una, sonra çırpılmış yumurtaya, daha sonra galeta ununa bulanıp kızgın yağda kızartılır. Üzerlerine kürdan batırılarak servise çıkarılır.


Bayat ekmek kanepesi
Bir kabın içinde 1 çorba kaşığı salça, yarım çay bardağı sıvı yağ, 1 tatlı kaşığı kekik, yarım çay bardağı süt, 200 gr ezilmiş beyaz peynir, 2 yumurta iyice karıştırılır. Bu karışım, kanepe şeklinde ve ince bayat ekmek dilimlerine sürülür. Dilimler, fırın tepsisine dizilir; hafif pembeleşinceye kadar kızartılır. Kızartılmış dilimlerin üzerine 1’er ince dilim domates; bunun üzerine de 2 ince dilim sosis yerleştirilir. Kanepeler, kürdanlı olarak servis tabağına alınıp, soğutmadan, kıvırcık marul yaprakları eşliğinde servise çıkarılır.

Vişneli ekmek tatlısı
Malzeme:

1 kilo toz şeker, 5 su bardağı su, 1 kilo vişne, 2 adet bayat ekmek, krema veya kaymak.

Yapılışı:

 Bayat ekmekten 2 cm kalınlığında dilimler kesilir. Kabuklar düzgünce kesilerek çıkarılır. Daha sonra dilimler ortadan kesilerek iki parçaya ayrılır; fırın tepsisine dizilir.

 Orta ısıda hafif pembeleşinceye kadar kızartılır.

1 kg toz şeker, 5 su bardağı su, bir tencerede kaynatılıp şurup yapılır. Çekirdekleri çıkarılmış 1 kg vişne, şuruba katılır;

1-2 taşım kaynatılır.

Vişne taneleri bir tabağa alınır. Ateşten alınan vişne şurubu, soğumadan, kızartılmış ekmek dilimlerinin üzerine kepçe ile gezdirilir.

 Sonra tepsi ağır ateşte tutularak, içindeki şurup, koyulaşana kadar kaynatılır. Ara sıra tepsi hafifçe sallanarak, ekmeklerin dibe yapışmaması ve şurubu iyice emmesi sağlanır.

Şurup koyulaşınca, tepsi ateşten alınıp soğutulur.

 Ekmek dilimleri tabaklara yerleştirilir. Üzerine krema veya kaymak konulur. Bunun üzerine de vişne taneleri yerleştirilir.

NERGİHAN ÇELEN